Perşembe, Eylül 13, 2007

ANITKABİR FARİZASI

Engin Ardıç

Başlığı böyle attım ama kuşkuluyum: Şimdi birçok solcu ve de halkçı, “fariza ne demek” diye soracak, sinirimi bozacak. Hani hac mevsiminin “Bu sene kurban bayramına” denk gelmesine şaşan gazeteci kızlar vardı ya, onlar gibi...

Kimi hayvan da “Osmanlıca konuşuyorsun, demek ki hükümete yağ çekiyorsun” diyebilir.

Deniz Baykal, partisinin kuruluş yıldönümünde, yanına binlerce adamını alıp Anıtkabir’e çıkmış. “İzdiham” yaşanmış, falan filan.

Orada gelenektir, “şeref defteri” imzalanır ve daha önce iki satır da bir şeyler yazılır. Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, arkada bekleyen mu-habirlerin okumaları ve gazetelerine bildirmeleri için.

Yazılanlar genellikle ya imza sahibinin “Atatürk’ün ne kadar izinde oldu-ğunu” belirtmeye yöneliktir, ya da bir şeyler ya da birileri bu yoldan “Atatürk’e şikâyet” edilirler. Elbette şikâyet edildikleri merci, aslında Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay falandır.

Bu ziyaret yerli yersiz, vara yoğa yapılan bir ziyarettir. Milli bayramlarda da oraya gidilir, maç kazanıldığı zaman da, parti kuran da soluğu orada alır, ih-racat rekoru kıran da.

Bir örneği başka bir ülkede yoktur. Sovyet yöneticileri bile resmi törenlerde Lenin’in anıtkabirinin içine girmezler, damına çıkarlardı...

Bir arkadaş, 10 Kasım günleri Ankara’ya gidemediği için Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, yani Atatürk’ün yattığı yere ulaşamayınca öldüğü yeri tavaf ediyor, bunu her sene yapıyor ve okuyucularına da hararetle tavsiye ediyordu...

(Fariza, izdiham, hararet, şikâyet, tavaf, muhabir, sene... Sen iyice gerici oldun be Engin Ardıç!)

Aynı arkadaşlar, halk kadınları bağlı başlarıyla türbe türbe gezip çaput bağlayınca çok kızarlar.

Yapılan, temelde aynı şeydir.

Eh, Nutuk’u kutsal kitap, Çankaya’yı Kâbe, Atatürk portrelerini ikona, ilkokul öğretmenlerini rahip, tayyör-etek giyen iri kalçalı memur hanımlarını da rahibe gibi algılarsan, Anıtkabir’i de elbette peygamber türbesi kabul edeceksin!

Onlar çaput bağlayacaklar, sen şeref defterine yazı yazacaksın.

Onlar dua edecekler, sen esas duruş göstereceksin.

Orada ezan okunacak, burada Onuncu Yıl Marşı.

Sonra da ya kızıp köpüreceksin, ya da kara kara soracaksın, “Biz nerede yanlış yaptık”...

Atatürk’ü sevdirmediniz, insanları ondan soğuttunuz, bıktırdınız, yanlışı orada yaptınız.

Öğretmediniz, ezberlettiniz. Düşündürtmediniz, korkuttunuz. Özgür bırakmadınız, ezdiniz. Açıklamadınız, yasakladınız. Tartışmadınız, örtbas ettiniz.

Atatürk size hedef olarak çağdaş yaşama biçimini, rehber olarak da bilimi gösterdi, siz tuttunuz bir “Kemalizm dini” icat ettiniz.

Üstüne üstlük, faşizmi de solculuk diye satmaya kalktınız.

Bir kısım basın yuttu ama halk yutmadı.

Atatürk’ü anmak mı istiyorsun sevgili dostum?

Andrew Mango’nun mükemmel Atatürk biyografisini oku...

Lord Kinross’a da, Şevket Süreyya Aydemir’e de beş basar. Üstelik kırk sekiz Anıtkabir ve de yirmi altı Dolmabahçe ziyaretinden daha faydalıdır. Zihnin açılır.

Cuma, Mart 02, 2007


Yukarıdaki Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfası benim doğduğum gün yayınlanmış. Aradan geçen bunca zaman zarfında neler değişti?

Demin, Fransız yazarı Andre Gide'nin bir sözünü okudum ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu söz bile neden yazdığımı anlatmağa yetiyor:

Anı yazmak, ölümün elinden birşeyler kurtarmaktır.


Uzun zamandır kaliteli bir film seyretmenin arayışındaydım.

Son zamanlarda yapılan filmlerden zevk alamıyorum. Bunda etken olan nedir, tam olarak bilemesem de, klasik olarak sınıflandırılan filmleri daha bir zevkle seyrediyorum. Neyse, sağı-solu araştırdım, sonunda başrolünde Harrison Ford’un (hani şu meşhur İndiana Jones) oynadığı “Firewall” filmini buldum.

Yaklaşık iki gün uğraştıktan sonra filmi internetten indirdim. Türkçe altyazısını da bulup, yerleştirdim. Sonra CD’ye kaydedip, filmi başlattım.

İlk karesinden başlayarak, büyük bir heyecanla “Firewall” isimli filmi seyrettim. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan film bitti. Konusu kısaca şöyle: ABD’deki bir bankanın üst düzey yöneticisi olan Harrison Ford (filmdeki ismi pek fazla önemli değil) ve ailesi, bankayı soymak isteyen ‘modern’ haydutlar tarafından rehin alınırlar. “Amerikan Rüyası”nın örnek ailelerinden birinin reisi olan Harrison Ford, hem ailesini kurtarmak hem de bankasının soyulmasına engel olmak için büyük bir mücadeleye girişir. Sonunda (tabii ki) iyi adam, kötü adamları alt eder ve film “mutlu son” ile biter.

Tipik bir Amerikan filmi olan “Firewall”, her ne kadar, alttan alta ABD propagandası yapıyor olsa da, her şeye rağmen “seyirlik” olarak belli bir seviyeyi yakalamayı başarıyor.

Buraya kadar söylenecek fazla bir şey yok. Ancak şunu hiç bir zaman göz ardı etmemek gerekiyor: Amerikan Rüyası’nın sona ermesini istemeyen ABD’li yöneticiler ve onların dümen suyunda giden Hollywood’da çöreklenmiş olan statükocu film yapımcıları bu çeşit filmleri yapmağa ve o filmler de sinema salonlarında gösterilmeğe devam edecektir. “Firewall” bittikten sonra kendi kendime “kamera”nın ne kadar önemli bir silah olduğunu bir kere daha düşündüm. Günümüz dünyasında (kitle imha silahlarının ne kadar önemli olduğunu göz ardı etmeden) toplumları en fazla etkileyen silahların kamera, kalem ve internet olduğunu idrak ve kabul etmek lazım. İstediğiniz kadar güçlü ateşli silahlarınız olsun ve o silahları kullanarak, dilediğiniz ülkeyi işgal edin. Eğer arkanızda kamera ve internetle desteklenmiş bir medya gücü yoksa, işgal nedeniniz istediğiniz kadar haklı olsun, o savaşı baştan kaybetmiş durumdasınız, demektir.

ABD, bu kadar güçlü silahlara sahip de olmasına rağmen, Afganistan ve Irak’da savaşı niye kaybetti? (Eğer İran'a saldırırsa, ki hiç sanmıyorum, çöküşünü biraz daha hızlandıracaktır.) ABD’nin elinde en güçlü ateşli silahlar var mı? Var. Kameradan güç alan televizyon ve sinema sanayisi var mı? Var. ABD’yi ölümüne savunan kalem sahipleri var mı? O da var. Pekâlâ, ne eksik? Cevap: İnternet. Yani var da, tam olarak değil. Kontrol edilmesi imkânsız hale gelmiş olan “sanal ağ” yani internet, diğerlerine tek başına karşı koyuyor. Yanlış anlaşılmaması için belirtmeden geçemeyeceğim; Iraklı direnişçilere destek olanların elinde sadece internet değil, kamera ve kalem de var. Hatasıyla sevabıyla “Guantanamo” adlı film bile tek başına, ABD savunucularının tekerine çomak sokmağa yetti de, arttı bile...

Mümkün olduğunca (bu konu da tartışılır) objektif haber yapmağa çalışan televizyon kanalları ve haber yorumcuları, ABD’nin korkunç taarruzuna karşı koymağı ve Iraklı direnişçilerin haklılıklarını anlatmağı başarıyorlar.

İnternet ve gazeteci-yorumcular başka bir yazının konusu. Irak’ın işgali güncel olduğu için öncelikle bahsettim. Amerika kıtasının cani Avrupalılar tarafından nasıl işgal edildiğini tarih kitapları yazsa da, Hollywood çıkışlı binlerce film ve diz film sayesinde dünya kamuoyu tam tersine inandırılmağa çalışıldı. “Yabanî” Kızılderililer, “uygar” Avrupalılar tarafından “medenileştirildi” anafikri, sinema ve yan ürünleri tarafından milyarlarca insanın beynine çakıldı. Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan tarih kitaplarında okuduklarına değil de, çok sevdiği aktör ve aktrislerin oynadığı filmlerde anlatılan öykülere inanmağı tercih ettiler ve etmeği de sürdürüyorlar.

Yukarıda kısaca anlatmağa gayret ettiğim nedenlerden ötürü, bizim de “kendimize ait” filmler çekmemiz lazım. Bu konuda yapılmış birkaç başarısız deneme olsa da, çaba göstermeğe devam etmeliyiz. Yoksa gün gelir, atalarımızın kanlarıyla sulayarak fethettikleri bu toprakları terk etmemiz gerektiğini söyleyen bazı gafillere inanmak zorunda kalabiliriz. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, anne ve babalara büyük görevler düşüyor. Çocuklarımızın hangi filmleri seyrettiğini ve orada anlatılanlara ne kadar inandığını kontrol etmek zorundayız.

Tamam, kabul ediyorum ki, bu zamanda çocukların ve gençlerin her yaptıklarını tam anlamıyla denetlememiz mümkün değil. Ancak hiç olmazsa, büyük oranda kontrol etmeğe çalışalım. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin sorularına doğru cevaplar verelim; eğer bilmiyorsak da, bilen birilerini bulup, onların temiz dimağlarının yanlış bilgilerle dolmasına engel olalım.

Pazartesi, Mayıs 22, 2006




Sinemaya Koşun!

Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde bütün dünyada satış rekorları kıran romandan uyarlanan “Da Vinci Şifresi – Da Vinci Code” adlı film, Türkiye’de gösterime girdiği ilk gün rekor sayıda seyirciyi sinema salonlarına çekmiş ve Tom Hanks’in başrolünde oynadığı eseri tam 129 bin 825 kişi izlemiş. Daha önce ülkemizde vizyona girdiği ilk gün en büyük ilgiyi gören film olan “Truva”yı ancak 82 bin 930 biletli seyirci seyrederken, Da Vinci Şifresi’ni izlemek için insanları kamçılayan ne?

“Kızıl Nehirler”in yazarı Jean C. Grange gibi “final yazmasını beceremeyen” bir yazar olan Dan Brown’ın kaleme aldığı aynı adlı romanın dünya genelinde satış listelerini alt üst etmesine kimse inanamamıştı. Şimdi filmin bu kadar alaka görmesine de herkes hayret edecek. Fakat kanaatimce, insanların bu şekilde tepki vermesi gayet normal.

Çünkü bütün dünyada yoğunlaşan ABD karşıtlığının doğurduğu genel hava, Hıristiyanlığa karşı da muhalif bir duygu selinin oluşmasına neden oluyor. Bir yandan “sevgi, barış, demokrasi, insan hakları” diyeceksin, sonra da bu maskenin arkasına saklanarak, “kurtarmağa gittiğini iddia ettiğin” insanları kelimenin tam anlamıyla katledeceksin. Artık kimse kör değil.

Yıllarca Hollywood silahını kullanarak, dünya kamuoyuna cici ve sevimli görünmeği başaran Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin yüzündeki maske düşmüş durumda. İşin tuhafı, bu, yine bir ABD ürünü olan internet sayesinde meydana geldi.

Amerikan askerlerinin acımasızca cinayet işlemesi, ibadethanelere saygı göstermeden girip barbarlıklarını sergilemesi, insanlara tecavüz etmesi, kendilerini “yarı-tanrı” gibi görmeleri; fitili ateşledi ve bu husustaki yazılar, fotoğraflar internet ağı sayesinde dünyanın her tarafına ulaştı. Artık kimse, ABD’lilere filmlerde olduğu gibi “kurtarıcı, kahraman” gözüyle bakmıyor.

ABD ve yandaşı ülkelerin Hıristiyan olması, ezilen ve işkenceye tâbi tutulan kitlelerin ikisine birden tepki vermesine neden oldu. Bu reaksiyonlarını Irak’taki direnişçiler gibi silahla gösteremeyen geniş halk toplulukları, daha gösterime girmeden bazı yerlerde protesto edilen Da Vinci Şifresi filmine giderek “siz öyle yaparsanız, ben de size olan nefretimi ortaya böyle koyarım” mesajını veriyorlar.

Kimse, “ABD ve İngiltere genel olarak Protestan; filmde eleştirilen Hıristiyanlık ise Katoliklik” demiyor. İnsanların “Hıristiyan mı, Hıristiyan! Öyleyse ben de tepkimi onlara karşı ne şekilde koyabilirsem, koyarım” düşüncesi ön plana çıkıyor.

Keşke filmle ilgili olarak bu olumsuz fikirler hakim olmasaydı da, onu sinema yönünden tenkit edebilseydik…
Tom Hanks gibi Oskar ödülü sahibi birisinin sürüklediği başrolde, Jean Reno’nun rolü zayıf kalmış, diyebilseydik.
Yönetmen Ron Howard “Akıl Oyunları” filminde olduğu gibi başarılı bir performans ortaya koymuş, tebrikler, deyip; sarfedilen emeği sinema sanatı adına alkışlayabilseydik.
Romanda ve filmde anlatılan, Hıristiyanlık ögeleri ile pagan düşüncenin nasıl harmanlandığı meselesine Dan Brown’ın bakış açısını konuşabilseydik.
Ama günümüzde politika, sanatın da önüne geçtiği ve sanat eserlerinin ideolojiler tarafından nasıl birer silah olarak kullanıldığını görünce, insanların aklına şu saydığım hususlar hiç gelmiyor.
Şimdi gidip filmi seyretmeli ve heyecanlı geçen iki saatin arkasından biraz daha fazla düşünmelisiniz.

Çünkü insanlar “düşününce”, birileri oturdukları koltuklarda “korkuya” kapılıyorlar.


Kâbustan Uyanmak

Güneş daha doğmamıştı, kediciğimin zorlamasıyla uyandım. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. İlkbahar bu yıl İstanbul’a biraz geç teşrif ettiği için, Mayıs ayının ortasına gelmiş olmamıza rağmen pencereler hâlâ kapalı. Aslında bu bahar gönlümün pencerelerini daha açamamıştım. Neden bilmem? Acaba olması gerekenden daha soğuk geçen bir kışın arkasından, çok sıcak bir yaz mevsimi yaşanacağını söyleyen bilim adamları yüzünden mi? Yoksa İran’a saldırıp da ülkemizi yine ateşin ortasında bırakmak isteyen ABD mi sebep? Son aylarda piyasada hakim olan durgunluk ve Çin mallarının Türkiye ekonomisine vurduğu darbeyi mi dert edinmişim kendime?

Bütün bu saydıklarımın muhakkak ki etkisi var sabahın kör vaktinde uyanmamın üzerinde. Ancak tuz biber eken olay, bütün bir sezon boyunca 1. ligi lider olarak götüren Fenerbahçe’nin son gün, son saniyelerde şampiyonluğu pagan Galatyalılar’ın günümüzdeki temsilcisi, Türkiye’de “yabancılaşma” çılgınlığını başlatan lisenin ismini taşıyan takıma kaptırması… Olamaz böyle bir şey! Yüzüp de kuyruğuna geldikten sonra, “arabacı” takımı diye hor görülen BJK başkanının yaptığı konuşmayla herkesi töhmet altında bırakmasından sonra, “artık şampiyonluğu kaptırmaz” diye düşündüğüm Fenerbahçe, at gözlüğü takmış bir Alman yüzünden yıkıldı. Zaten bu Almanlar’dan sadece şimdi değil, tarihte de çok çekmiştik. Daum’un hataları, acı pastanın kreması oldu.

Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaybetmesine en çok sevinenler eminim ki, Avrupalılar olmuştur. Çünkü kendilerinin Türkiye’deki “temsilcisi” olan, bebek katilinin taparcasına sevdiği Galatasaray, bir misyonun en belirgin mümessili. Zaten Fenerbahçeliler’den başka herkesin “sevdiği” kalın kafalı Alman, sanki bir Truva Atı’ydı. Zaman zaman Türkleri çok sevdiğini söylemesine rağmen, çılgın bakışlı gözbebeklerinin arkasında yatan düşüncesi, sanki Fenerbahçe’nin bir dünya devi olmasına engel olmak idi. Nitekim yaptığı bilinçli hatalarla bunu da başardı. C. Daum’u tebrik etmek lazım. Görevini başarıyla sonuçlandırdı.

En iyisi, bu düşüncelerden bir müddet uzaklaşıp kitap okumak. Zaten havaların “ısınacağı” günler yakındaymış gibi bir his var içimizde. Alttan alta kaynayan bölgemizin sorumsuz çocuğu İsrail, uluslararası ilişkiler uzmanlarının söylediğine göre, 500 adet nükleer oyuncağıyla büyük bir tehdit oluştururken, Türkiye’nin mantıklı bir dış politika üretmesi beklenirken, maalesef ülkemizin yöneticileri gündelik politik hesapların kısırdöngüsünde boğulmayı tercih ediyorlar. Halkın yüzde 90’ının en büyük güvence olarak gördüğü ordunun konvansiyonel silahlara sahip olması, konunun uzmanları tarafından endişe kaynağı olarak belirtiliyor. Asıl büyük tehlike, sahip olunan silahlar değil, bakış açılarının konvansiyonel olması. Halbuki güvenliğini generallere bırakan Türk halkı, kendisini biraz daha emniyette hissetmek istiyor.

Geçenlerde yurt dışında iş yapan bir müteahhidin ifadesi beni dehşete düşürmüştü. İş adamımız kendisini Türkiye’de güven içinde hissetmediğinden bahisle “eğer burada bir karışıklık olursa, bir ayağımın yurt dışında olması gerekiyor” demişti.

İş adamlarımız, müteahhitlerimiz canını ve malını emniyette hissetmedikleri müddetçe, Türkiye’de yatırım yapmazlar. Nitekim başbakan, yabancı iş adamlarını ülkemizde yatırım yapmağa davet ederken, Türk iş adamlarının sermayelerini başka memleketlere taşıdıklarını görmüyor mu?Bir ülkenin yükselmesi için, sadece bir alanda değil, iktisat, spor, kültür, sanat ve teknolojik olarak da gelişmiş olması gerekiyor. Yoksa kendimiz çalıp, kendimiz oynarız. Emperyalizmin baş temsilcisi olan ülkeler de bizim bu halimize gülüp, bildiklerini okurlar.

Suya, sabuna dokunmak

Fitili ateşleyen küçük bir kıvılcımdır.
Bundan sonra “suya, sabuna dokunan” yazılar yazmayacağım. Hem ne gereği var ki?

Çünkü:
Bu ülkede hayat tozpembedir. En küçük bir olumsuzluk yoktur.
Bu ülkede insanlar gayet mutludur.
Bu ülkede geçen hafta sonu Galatasaray değil, Fenerbahçe şampiyon olmuştur.
Bu ülkede “bebek katilleri”, Galatasaray taraftarı değildir.
Bu ülkede Alman teknik direktörler, kalın kafalı da değildir.
Bu ülkede her kitap yüzbinlerce adet basılır ve insanlar, her gün kitap satın alarak evlerine giderler. Pazardan, manavdan önce kitapçıya uğranılır çünkü.
Bu ülkenin mantıklı bir dış politikası vardır.
Bu ülkenin istikrarlı bir ekonomisi vardır.
Bu ülkede kara para aklanmaz.
Bu ülkenin çocukları sokaklarda para karşılığı pazarlanmaz.
Bu ülkede kimse uyuşturucu kullanmaz.
Bu ülkede fahişelik yapılmaz. Çünkü kimse fuhuşun ne olduğunu bilmez.
Bu ülkenin nükleer silahları vardır.
Bu ülkenin çevresindeki bütün komşuları dosttur.
Bu ülkenin ittifak yaptığı ülkelerin hiç birisi, bölücülere destek vermez.
Bu ülkenin başındaki idareciler, halkının bamteline basmazlar.
Bu ülkenin işçilerinin hakları kesinlikle yenmez.
Bu ülkenin işverenleri vergi kaçırmaz.
Bu ülkede suçlular cezasını bulur. Mağdurlar, haklarını aramak için mahkeme koridorlarında yıllarca sürünmezler.
Bu ülkenin işadamları yeni yatırımlar yapmak için yabancı memleketlere gitmezler.
Bu ülkede yabancılaşma diye bir kavram hiç var olmamıştır. Herkes gelenek ve göreneklerine bağlı olarak yaşar.
Bu ülkede kimse atalarına küfür etmez.
Bu ülkenin televizyon ve radyo kanalları, gençlerin ahlakını yerle bir edecek yayın yapmazlar.
Bu ülkenin gençleri mecburi askerlik yapmazlar.
Bu ülkenin sporcuları dünya çapında başarılar elde ederler.
Bu ülkede şike yapılmaz.
Bu ülkede hortumculuk kesinlikle yoktur.
Bu ülkede herkes belgesel seyretmeyi çok sever.
Bu ülkenin televizyonlarında yayınlanan programlardan dolayı cinayet işlenmez.
Bu ülkede herkes Türkçe’yi mükemmel konuşur. Hele de radyo ve televizyonlarda sunuculuk yapanlar.
Bu ülkede dilekçe yazmaktan aciz olanlar, kitap yazarak insanın sinirlerini bozmazlar.
Bu ülkede hakaret içermeyen köşe yazıları ve haberler, gazete sütunlarından, internet haber sitelerinden kaldırılmaz, yayına girecekken “son anda” gelen bir telefonla geri çekilmez.

Yani:
Bu ülkede her şey gayet iyidir, bütün işler yolundadır.

Öyleyse, ben bundan sonra “niye suya, sabuna dokunan” yazılar yazayım ki?
Bundan böyle ot, böcek, çiçek yazıları yazacağım.
Bundan böyle “Hayat ne kadar güzel. Bak, dışarıda güneş açmış, bulutlar rüzgârın önünde engin denizlere yol alıyor. Bu yıl bahar yine gecikti. Bu yaz tatilimi Kuşadası’nda mı geçirsem yoksa, Kanarya Adaları’na mı gitsem” tarzında metinler için klavyemin tuşlarına dokunacağım.
Bundan böyle ben de, Can Dündar, Kürşat Başar, Cezmi Ersöz, Tuna Kiremitçi, Ayşe Arman, Kanat Atkaya, Haşmet Babaoğlu, Tuğçe Baran vs. gibi yazılar yazacağım.

Perşembe, Aralık 08, 2005



Uzun yıllar bekledikten sonra nihayet yeni kitabım çıktı. Her ne kadar Haluk ile birlikte ve ben takma isimle çıkardıysam da sonuçta bir iş yapılmış durumda.

Umuyorum ki, yakında kendi ismimle ve insanların gerçekten beğeneceği kitaplarım da piyasada olacak. Birkaç haftadır geceli gündüzlü bir romanı bitirmek için çabalıyorum.

3-4 tane de bitirmek üzere olduğum romanım sırada.

Bunlar çıkış kitabı olduğu için üzerinde fazla durmamak gerek.

Kaptanlar geriden gelirmiş...

Cuma, Kasım 18, 2005

EDEBİYATI TEKELİNDE TUTANLAR

(bu yazı 1967 yılında Güney Sanat Dergisi'nde yayımlanmış. yazıyı kaleme alan fevzi yetiker, acaba bugünleri düşünerek mi bu yazıyı yazdı? okuyunca, aradan sanki 38 yıl hiç geçmemiş gibi hissedeceksiniz.)


Fevzi Yetiker

Toplumsal yaşantımızın hemen bütün katları, konuları ne olursa olsun, kendi özellikleri kıvamında bir dokunulmazlık sınırına girmeyi başarmıştır. Bunu, siyasal toplulukların kutsal bileşiminden tutunuz, yediğimiz ekmeğin üretim koşullarını hazırlayan kişilerine, sınav veren öğrencinin çevresindeki geçerli ortama dek örneklemek kolay. Bir iş mi tutacaksınız, radyoevinde bir konser mi dinleyeceksiniz, ya da bir tiyatro topluluğunda oynamak mı geçiyor içinizden? Ne yaparsanız yapınız, önce suyun başını tutanlara şapkanızı çıkarıp, biraz ilgi, biraz sevimli görüş isteyeceksiniz. Belki de günlerce o erdemli bildiğiniz kişinin sadık uyduluğunu yapmaya kalkışacaksınız.
Okumaktasınızdır, hergün gazete köşelerinde, dergi yapraklarında sinema eleştirmenleri ünlemekten kalemlerini kırmışlar, sinema borsasını, sanatını tekelinde tutan işletmeci - yönetici kadrosuna yazmadık yergi koymamışlardır. Seyretme kaderimizin yerli malı görüntüsünü hizaya getiren bu adamların düzenlerine yenilik getirecek, devrimci olacak, kafa tutacak kişinin vay haline...
Siyasal yaşantımızdaki tek düzeliğin, hatta gerilemenin nedeni de yine yönetim çıkarcılığının tek elde avuca alınması değil midir? Meclis adayları kulağımızdan tutarak, sandık başında zorla oy kullandırtmıyor mu?
Herkes gücünün yettiği yettiğine. Konusuna göre aslan kesilen, hemen buyurgan bir er kişi oluveriyor. Önce ben diye başlıyor, söze, sonradan yine ben varım, kurallarım var diye devam ediyor. Kendisinden yüce, soylu bir ozan, bir öykü yazarı, bir deneme ustasını anaların kolayca doğuramayacağını saptamaya çalışıyor. Hep kendisini salık veriyor.
Bir edebiyatımız var mıdır, yok mudur, onun tartışmasını yapmıyoruz. Vardır elbet, yok demek için ya insafsız, ya da deli olmak gerek. Ama bunun yanında kendi dünyalarını, çabalarını öneren, başka değerler bulunmadığını savlayan bir edebiyatçı kuşağımız da var.
Türk edebiyatındaki tekelci tutum, kuşkusuz yararlı olmaktan uzaktır. Anadolu çocuğunun gelişme ortamını baltalamak, etkisiz kılmak için -gülmeyin- çoğu bu işle ilgili yargıçlar tutarlar aralarından. Çetin sınavlara hazırlanan bu çocuğun kolu kanadı budanır, üstelik yazdıklarına da umursamaz olurlar. Saygı değer düzenleri aşamasını bitirmiştir... Daha yeni, daha devrimci bir düzenin onlara ortak çıkması için, önce şapkayı açmalı, biraz gülmeli, okşamasını bellemelidir. Yoksa öfkelenirler, kızarlar. Ne yaparlar? En azından Sartre'dan, Kafka'dan, Camus'den aktardıkları düzmece cümlelerle, bilgiççe seni yıkmaya, vurmaya savaşırlar. Erdemin, bilginin, sanatın yolu bizim tekelci edebiyatçının yoludur.
Edebiyatımızın yeni değerleri yadsıdığı yolunda öne sürdüğümüz görüşler, bugün sanırız birçok okurlar ve sanatçı kişilerce de pay edilmektedir. Meyhane söyleşileri sürgit salon edebiyatına, daha soylu geçinen kurumlu toplumlara dönüşmüş, edilen konular, davranışlar daha bir batılı özentinin yoğun havasını benimsemiştir. Sanatın yazı alanında modasını yarattığını sananlar, bu moda geçerli bir ortam yakalamış olsa da, bir süre sonra ona kınayarak bakarlar.
Dikkat buyurunuz, dergi yapraklarında boy gösteren sanat adamlarımızın adları yıllar geçse de, hep yerli yerindedir. Bunlar arasında zamanla yorulan, yiten, bu tekelcilikten bunalanlar olmuyor değil. Bu haksız koşu bir bölüğünü kervanın dışına itiveriyor bir yerde. Ne oluyor sonra? Şapkanızı yürekle başınızdan çıkarıp -cebinizden çıkaracak değilsiniz ya- siz boşalan iskemleye aday olmayı içinizden geçirdiğinizi belirtiyorsunuz. Ve böylece evrende var olan üreme yasasına bütün gücünüzle saygınızı söylüyorsunuz. Ve bu iş böylece sürüp gidiyor. Şapkanızı çıkarmayı, boyun kırmayı bir ar-namus sorunu yaparsanız, yaşamanız boyunca sabırlı, katkısız bir sanatsever kalıyorsunuz. Yazmıyor, ama onların yazdıklarını da okumaktan geri durmuyorsunuz. Yeri geldiğinde savunuyorsunuz da kendi sessizliğinizin nedenlerini araştırmaksızın. Siz yine belki Anadolu kokacaksınız, değer yargılarınız, yaratıcılığınız yine işlenmemiş katı bir özlem gibi duracaktır. Ama kişiliğinizle, gururunuz aynı çizgide kalacak, değişmeyecektir. Açıkçası satmayacaksınız kendinizi.
Bu sözlerimize bazılarınız karşı çıkıp:
- Haksızlık ediyorsun, yeryüzünde değerli olan, güzel olan herşey bizlerin kabulüdür, diyeceksiniz.
Öyle değil baylar, bu görüşe saygılı olmayan, bilerek üstüne üstüne giden nice sanatçımız öfkeli kaplanlar gibi dolaşmakta, ısıracak adam aramaktadır.
Kimbilir, belki de biz düş görmeye başladık.

Perşembe, Kasım 03, 2005

güzel türkçemiz...
geçenlerde discovery kanalını seyrederken, kaybolmakta olan ırklar ve topluluklar üzerine yapılmış olan dolgu programlara rast geldim.
afrika'daki büyük sahra'da kalan bir kavmin son 5 üyesine mi, yoksa himalaya dağlarının zirvesine yakın bölgelerde yaşayan bir topluluğa mı ah edeyim, diye düşünürken, litvanya veya estonya'da yaşadıklarını tam olarak hatırlayamadığım karay türkleri'nden bir genç kızın sözlerine şahit oldum. kız konuşurken arada bir günümüz türkçesinden kelimeler kulağıma çalındı. nasıl üzüldüğümü anlatamam. hemen google'dan arama yaparak, karay türkleri ile ilgili bilgilere ulaşıp okudum. zavallı soydaşlarımızın tarih içerisinde yaşadıklarını öğrenince, üzüntüm daha da arttı. bir zamanların en büyük imparatorluklarından biri olan hazar devleti'nin son kalıntıları diyebileceğimiz karay türkleri, bugün için "kaybolmakta olan topluluklar" statüsünde...
bunları düşünürken, türkçü yazarlardan nihal atsız'ın "milleti millet yapan özelliklerden birinin dil değil de, kan olduğu" meâlindeki cümlesini hatırladım. halbuki büyük sahra'da yaşayan kız ise "ırkımızın devamını sağlayan dilimizi konuşan yeryüzünde son 5 kişi kaldı" diyordu. demek ki neymiş, milleti tarihin derinliklerinden geleceğe taşıyan en önemli unsur lisanmış.
işte tam bu sıralarda prof. dr. mehmet kerem doksat'ın turk.internet.com sitesindeki güzel yazısına denk geldim. http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=13626
"ithâl kelimeler ve kavramlar" başlıklı yazıda dilden yola çıkan yazar, fikir akımları, kelimelerle kavramların nasıl karıştırıldığını, yabancı kelimelerin türkçemize nasıl kazandırılabileceğini, siyasi grupların kimler olduğunu, gerçek ile hakikatin farkını o kadar güzel anlatmıştı ki, sizlerle paylaşmadan edemedim.

prof. dr. kerem doksat, düşüncelerime tercüman olarak "dille ilgilenenleri" 3 gruba ayırmış:
1. hepsini aynen ve orijinalleriyle yazarak, kullanmaktan yana olanlar: bunlar "top outa çıkmasına rağmen, hakem goal kararı verdi ama stadiumdaki anarchy ve tension bir anda arttı" gibi cümleler kurarlar. Ama artık bu kümede olanların pek taraftarı kalmamış durumda...
2. kelimeleri türkçe'de okunduğu şekliyle kullanmaktan yana olanlar: bunlar ise "top auta çıkmasına rağmen, hakem gol kararı verdi ama stadyumdaki anarşi ve tansiyon bir anda arttı" diyenlerdir. bu yaklaşımın epeyce taraftarı var.
3. hepsine illâ ki türkçe karşılık bulup, yoksa da uydurup kullanmak isteyenler: bunlar da "top dışarı çıkmasına karşın, yargıman kalegirdi kararı verdi ama topluseyirlikteki karmaşa ve gerilim bir anda arttı" gibilerinden birşeyler söylerler. son zamanlarda bu tavır pek moda; "yorumsamacı ve özdekçi düşün adamlarının yaşamsal ergileri erkin ekinselliği vasamamasına öykünmemek olmalıdır" gibi lâflardan müteşekkil "tümceleri" de yazanın anca kendisi anlar tabii ki!
fakirin (yani prof. dr. m. kerem doksat) bu konudaki görüşü mutedil. (ben de aynısını düşünüyorum.) ithâl kavram (concept) veya mefhumlara (notions) tekabül eden ve (menşei ne olursa olsun) bizim malımız olmuş kelimeler varsa, onları kullanalım: "sermaye" varken "kapital" denmese de olur, diyeni de kınamamak gerekir; ammaaa... "kapitalizm" bizim kavramımız da değil, fikrimiz de, tıpkı "sosyalizm" gibi. işte bu gibi kelimeleri türkçe okunuşlarıyla aynen kullanmaktan yanayım. çünkü herkes kendi kafasına göre "tilcik" uydurup yazınca, böyle kitapları okumak ve anlamak imkânsızlaşıyor. (hatta bu gibi metinleri anlayabilmek için bir de "uydurukça sözlüğü" edinmek gerekiyor.) bu itidalli tavrı tercih ettiğimi belirttikten sonra, bununla paralel bir yarı muhayyel sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum.

evet, prof. dr. doksat'ın yazısı bu şekilde başlayıp, çok güzel bir örnekle ve konudan konuya geçişlerle devam ediyor. yukarıda linkini verdiğim yazıyı oradan okuyabilirsiniz. (aslında kopyalayıp buraya almak isterdim ama :-) maalesef turk.internet.com sitesinin sayfalarında 'kopyala, yapıştır' komutları bir türlü çalışmıyor.)

türkçemizi bilerek ve bilmeyerek katledenleri görünce çıldırmamak elde değil. geçtiğimiz hafta içerisinde türk futbol federasyonu'nun merkez hakem komitesi başkanı ufuk özerten adlı şahıs, eski hakemlerden ahmet çakar'ı eleştirirken bir cümle içerisinde "mefta" diye bir sözcük kullandı. Allah aşkına, mefta diye bir kelime duyanınız var mı? ne türkçe'de, ne arapça'da ve ne de farsça'da böyle bir kelime var mı? adam, yüzlerce yıllık "mevta" kelimesini "mefta" diye telaffuz etti ve daha da vahimi yazılı basının değerli (!) muhabirleri de bu yanlışı aynen koruyarak (zaten doğruları korumayız ama yanlışa da sonuna kadar sahip çıkarız. ne hikmetse?) gazete sayfalarında kullandılar.

lûtfen dilimize sahip çıkalım, yanlış kullananları uyaralım, yeri gelirse kavga bile edelim. çünkü sen, ben, o lisanımıza sahip çıkmazsa, gün gelir hititçe, sümerce, soğdca gibi tarihin karanlıklarında kaybolup gider.

Salı, Kasım 01, 2005

YAŞAMAK ZOR

evden internete daha fazla girebileyim diye adsl'yi birkaç ay önce bağlattırdım. şimdi pişmanım.
bütün dünyada ucuz olan birşey bu memlekette de pahalı olmasın yahu! ne bu rezillik?
dünyanın en pahalı benzini, dünyanın en pahalı arabası, dünyanın en yüksek vergisi, dünyanın en pahalı cep telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ev telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ve kalitesiz beyaz eşyaları...
sayın sayabildiğiniz kadar.
bütün bunların yanında da DÜNYANIN EN DÜŞÜK MAAŞIYLA ÇALIŞAN İNSANLARIYIZ! (ismail sefa yine itiraz etti: neymiş efendim, biz çinlilerden, hintlilerden, afrikalılardan ve güney amerikalılardan daha yüksek ücret alıyormuşuz! eskimoları saymağı unuttun be abi!)