Perşembe, Temmuz 17, 2014

Beynelmilel filmine kısa bakış

Politik ve toplumsal eleştirilerle dolu ancak komik unsurların öne çıktığı, yönetmenliğini Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez’in yaptığı, başrollerinde Cezmi Baskın ve Özgü Namal’ın oynadığı “Beynelmilel” filmini seyrederken, yukarıdaki soruları düşünmeden edemedim. 14. Adana Altın Koza Film Festivali’nde 6 dalda ödül kazanan “Beynelmilel”, film olmaktan öte, ciddi kritikler de yapıyor. Filmin giriş planlarını sinema açısından beğendim: Merak uyandıracak biçimde başlayıp, aksiyon filmi biçiminde gelişiyordu. Filmin zamanını ve mekânını anlamak için fazla beklemeye gerek kalmadı: Tarih 1981 veya 1982. Yer Adıyaman vilayetimiz. Filmde, 12 Eylül askerî darbesinden birkaç sene sonra Adıyaman’da “gevende” olarak tâbir edilen mahalli çalgıcıların perspektifinden askerî darbenin etkileri, Türk toplumu, ordu – halk ilişkisi ve 12 Eylül 1980’den öncesinde üniversiteye başlayıp da hâlâ üniversitede okumakta olan bir “devrimcinin” eylem planları anlatılıyordu. Bu kadar hadise gösterilip de, içinde bir “muhbir” olmazsa, olmazdı. Neyse ki, muhbir bu defa “dindar görünüşlü” biri değildi.

Zaten tuhafıma giden de bu oldu. Film boyunca, Adıyaman gibi hâlâ geleneksel bir hayatın yaşandığı şehrimizde “din” ve “töre” mefhumlarının en küçük bir belirtisi bile görülmüyordu. Yani filmdeki Adıyaman, dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir şehirdi. Türkçe konuşan (kimbilir, belki Türkçe dublaj yapılmıştı da o nedenden ötürü), Güneydoğu Anadolu kıyafetleri giyinen karakterler ve tipler vardı ama “bizi” anlatan pek fazla şey yoktu. Güney Amerikalı veya Afrikalı bir senarist, filmi seyredip de konusunu aparmağa kalksa, hiçbir şekilde sıkıntı yaşamazdı. Çünkü film “Beynelmilel” bir filmdi. “Bizi” anlatmıyordu. Bizim insanımızı, bizim toplumumuzu anlatmayan bir film neden Türkiye’de yapılmıştı ki? Sanırım, prodüktörün yapım masraflarını düşük tutmak istemesinden dolayı böyle bir yola gidilmişti.

Salı, Ekim 08, 2013

Kediciklerin babası Ebû Hureyre




Pembe burunlu, çakır gözlü, ipek tüylü ve sokulgan bir kedi yavrusu düşünün. Hani okşandıkça keyiflenen, mırıl mırıl mırıldanan, tırnaklarını içine çekip yumuk patileriyle, parmaklarınıza dokunan. Bembeyaz, kapkara, duman ya da sarı fark etmez, mini mini bir kediyi kim sevmez?

Herkes sever. Ama Yemenli Sahr oğlu Abdurrahman (radıyallahu anh) daha fazla sever. Öyle ki eteğinin üzerine kıvrılan bir tekirciği uyandırmamak için zerre kadar tereddüt etmeden elbisesini keser.

İşte o mübarek, serince bir kış günü Resulullah Efendimizle karşılaşır. Henüz selamlaşmışlardır ki kaftanının arasından minik bir kafa uzanır. Sevimli hayvan sağa sola bakınır. Resulullah efendimiz “Nedir bu” diye sorarlar. Yemenli Sahr oğlu Abdurrahman “hüreyre” (kedicik) diye cevaplar. Resul-ü Ekrem tatlı tatlı gülümser ve ona “Hüreyre Ya Ebû Hüreyre” (Ey kedicik babası) buyururlar. İşte o günden sonra onu bu adla anarlar.

Yemen ellerinden

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) Yemen beldelerinden birinde geçim meşgalesiyle uğraşan kendi halinde bir gençtir. Ne malı, emlâkı vardır, ne de güçlü bir aileden gelir. Kâh duvar örer, kâh kuyu kazar. Yevmiyecilik değil mi, ne iş olsa yapar, aldığı üç kuruşla anasına bakar.

Çarşamba, Mayıs 01, 2013

Rodos'da Vakıf Malları

Rodos ve İstanköy’deki Müslüman vakıf malları, yöneticileri cemaat üyeleri arasından Yunan makamlarınca atanan, her iki adadaki evkaf idarelerince yönetilmektedir. Mütevelli olarak, yerel otoritelerin isteklerine boyun eğecek cemaat üyelerinin tayin edilmesine özen gösterilmektedir. Evkaf (vakıflar) idareleri; hükûmet temsilcisi ve Yunanistan idarî şemasına göre Güney Ege Bölge Sekreterliği’nin denetimi altındadır.

Rodos’da ayrıca, mütevellileri İstanbul’da yaşayan ve “müstesna vakıf” statüsünü haiz iki Türk vakfı daha bulunmaktadır. Bunlardan birincisi olan Fethi Paşa Vakfı, 1792’de Hafız Ahmet Ağa tarafından kurulmuş; oğlu Fethi Paşa’nın 1799’da getirdiği, Arapça, Farsça ve Türkçe 2000 civarındaki el yazması ile bir kütüphane ve bir aşevi oluşturulmuştur. Bugün kayıtlı el yazması sayısı 869’dur. Kapısında “Türk Kütüphanesi” yazan tabelasının yerini 1980’li yıllarda “Müslüman Kütüphanesi” tabelası almış.

Fethi Paşa Vakfı 1852’de, bugün Rodos’un simgelerinden biri olan saat kulesini de yaptırmış. Oysa 2000’li yılların başından beri ısrarla “Bizans Kulesi” olarak anılmaktadır. Kütüphane bahçesinde aşure zamanı aşure yapıp dağıtılmakta, kurbanlar kesilmekte, bayramlaşmalar gerçekleştirilmekte ve ikramlarda bulunulmaktadır.

Fethi Paşa Vakfı’nın en acil problemi, perişan durumdaki kütüphane binasının onarımı ile kitapların tamiratı ve uygun şartlarda korunmasıdır. Bu konudaki gecikmenin sorumlusunun da maalesef Ankara’daki Vakıflar Genel Müdürlüğü olduğu anlaşılmaktadır.

İkinci müstesna vakıf ise Melek Paşa Vakfı’dır. Asıl varlığını zeytinliklerin oluşturduğu vakıf, 113 dönümlük arazilerinin 77 dönümlük kısmının dışında kalan miktarın tapusunu henüz gösteremediğinden, Yunan hazinesince el konulmuş toprakları için açılmış dâvâlarla uğraşmaktadır.

Cemaati temsil eden “Rodos İslâm Cemaati” merkezi ise, 1987’de kapatılana kadar Şövalyeler Caddesi'nde bulunuyordu. Cemaat reisi aynı zamanda Evkaf İdaresi reisiydi ve hükûmetçe atanıyordu. Bu duruma, sözkonusu tarihten sonra, Yunan otoritelerince son verildi. Artık resmen bir cemaat reisi bulunmamaktadır. Yerel basında sık sık sözkonusu kültürel mirasın Osmanlı veya Türk değil, Arap ve/veya Mısır eserleri olduğu yönünde yazılara yer verilmektedir.

Elçin Macar'ın "Oniki Ada Türkleri: Lozan'dan Günümüze" isimli tebliğinden kısa bir iktibas.

Salı, Nisan 16, 2013

Pagan Hıristiyanlık ve Apollonius - 2


Roma Kilisesi'nin I. Haçlı Seferi'ni örgütlemeye başladığı sıralarda İspanya'da Cadiz ve Granada kentlerinde vaazlar veren, kitaplar yazan kim olduğu ve nereden geldiği bilinmeyen bir adam dikkatleri üzerinde toplamaya başlamıştı. Adamın adı Artephius idi. Bu adın ne anlama geldiği bilinmiyordu ama Artephius bu adı gündelik hayatında sadece kolaylık olsun diye kullandığını, gerçek adının ise Apollonius olduğunu öne sürüyordu. Nasıl olmuşsa 1. yy'da yaşamış olan Apollonius, 1000 yıl sonra çıkagelmiş ve Katolik Kilisesi'nin karşısına dikilivermişti. Artephius'un dediğine göre o Apollonius'un reincarnation'u (yeniden canlanmış) idi.

Tyanalı Apollonius'un hayatı ilk kez, Roma İmparatoru Septimus Severus'un bilge eşi İmparatoriçe Julia Domna tarafından yazdırılmış ve İmparatorluk arşivine konulmuştu. 3. yy'ın başlarında (İ.S. 220 yıllarında) yazılan bu kitap Kilise için 'en tehlikeli' kitap sayılmıştı. İ.S. 325'te Konstantin tarafından toplanan İznik Konsili'nde Apollonius'un tüm kitaplarının yok edilmesine, büstlerinin kırılmasına, mabetlerinin yıkılmasına yol açan kararlar alınmıştı. Şimdi Artephius'un ortaya çıkması Kilise'de şok yarattı. Artephius on kitap yazdı. Bunların hepsinde de aynı cümle vardı: "Arthepius, Tyanalı Apollonius'un bilgilerini aktarmaktadır." Kitaplarda o güne kadar hiçbir filozofun veya okültistin bilmediği duymadığı büyü, sihir, astroloji ve tılsım formülleri vardı. Kilise onu yakmadan önce Arthepius ortaya çıktığı gibi yine esrarengiz bir şekilde kayboldu. Tıpkı 1000 yıl önce Cadiz ve Granada'da bulunmuş olan Tyanalı Apollonius'un ortadan kaybolduğu gibi...

Psellus'un Bizans'ta başlattığı değişim onun ölümünden sonra da yardımcıları, öğrencileri ve tilmizleri tarafından sürdürüldü. Bunların en ünlüsü 13. yy'ın sonlarında ünlenen Pleton'du. Onun gayretli çalışmalarıyla Hermetizm neredeyse Bizans Kilisesi ile özdeşleşti. Papalık bu gelişmeye kayıtsız kalamazdı. Papalık Avrupa'da güçlenmiş ve düzenlediği Haçlı Seferleri ile maddi olanaklarını da arttırmıştı. Onlara göre sıra Bizans'ın cezalandırılmasına gelmişti. Papalık en uygun ortamı 4. Haçlı Seferi sırasında elde etti. Kudüs'e ulaşmak için yola çıkan Haçlılar 1204 baharında İstanbul'a varmışlardı. İmparator bazı kuşkulara kapılarak Haçlılar’ın karşıya geçmelerini engelleyince Haçlılar da Papa'dan izin alarak İstanbul'u kuşattılar ve 13 Nisan 1204'te kente girerek yağmalama soygun ve tecavüz eylemlerine başladılar. İstanbul, Cerularius'un o çok korktuğu sona duçar olmuş ve Latinler'in eline düşmüştü. İstanbul'un tüm zenginlikleri yağmalandı, en değerli eserler, bu arada tüm el yazması kitaplar Batı'ya kaçırıldı. Ortodoks Kilisesi hukuken varlığını sürdürdü ama fiilen tüm etkisini ve gücünü Roma'ya devretti. İstanbul'da bir Katolik Katedral'i açıldı.

Pazar, Nisan 14, 2013

Pagan Hıristiyanlık ve Apollonius


Günümüz Hıristiyanlarının gerçekten “neye” inandıklarını bilmedikleri ortada… Ancak inanç öyle bir şeydir ki, insanlar “doğruları” öğrenseler bile, inandıkları şeye iman etmeyi sürdürürler. İman edilen “şey”den vazgeçmek kadar zor bir şey yoktur.

Hıristiyanlığın geçirdiği evrimi ve Paganizm ile olan benzerlikleri çeşitli şekillerde ifade edilmiş olsa da, “gerçek Hıristiyanlık” inancına iman etmek kimsenin işine gelmiyor.

Şimdi size bazı masallar (!) aktaracağım. Bu masallar Aytunç Altındal’ın ‘Yoksul Tanrı / Poor God – Tyanalı Apollonius’ isimli kitabından seçmeler şeklinde olacak. Bakalım beğenecek misiniz?

1054'te meydana gelen olaylarda ilk sıralarda görev ve sorumluluklar yüklenen tarihçi-felsefeci Michael Psellus, gerçekte çok esrarengiz bir adamdı. Güçlü bir felsefeci ve bilgili bir tarihçi olmasının yanı sıra usta bir tartışmacı ve 'monarşist' bir bürokrattı. Aya Sofya Kilisesi'ni merkez alan gizli bir filozoflar örgütü kurmuştu. Bu örgüt çeşitli dillerde yazılmış, çok eski bazı metinleri Kilise yönetiminin haberi ve bilgisi olmadan tercüme ederek kendi aralarında tartışıyordu. Bu tartışma konularının neredeyse" tamamı Hıristiyanlığın dogmalarıyla ters ve ona karşı olan fikirler ve görüşler üzerine kurulmuş tezlerdi. Psellus sofu bir Platonist'ti, İsa'cı değildi. Kendi yazdığına göre insan tıpkı antik çağın filozoflarının yazdıkları gibi 'Toplumsal Varlık'tı Kilise ise bunun tam tersine inanıyordu ve insanları da buna inandırmaya çalışıyordu. Psellus Kilise'nin dogmalarına karşı 'akıl'ı savunuyordu- 'iman'ı ikinci plana atmıştı. Pagan filozoflara Hıristiyanlığın kutsal ermişlerinden ve azizlerinden daha fazla atıflarda bulunuyor, onların geleneklerini övüyordu. Psellus'un kendi gizli çevresine aktardığı gizli bilgiler Kilise yönetimi tarafından duyulsa herhalde hemen pleps sanctanın önüne atılırdı.

Psellus'un Bizans'ın gündelik hayatına kattığı bazı gelişmeler onun nasıl düşünüp davranmış olduğunu açıklıyordu. Örneğin 11. yy'ın ortalarında İstanbul'da sadece dokumacı kadınlara özgü olan ve Agatha Günü diye adlandırılan özel toplantılar ve törenler yapılmaya başlanmıştı. Oysa Kilisenin takviminde böyle bir ayin yoktu, hiç kimse kilisenin takviminin dışındaki bir ayini düzenleyemezdi. Psellus bu konuda devreye girdi ve gerçekte tam bir Pagan Ayini şeklinde düzenlenen ve en aşırı cinsel gösterilerin yapıldığı bu özel günü, kitaba uydurup yasaklatmayıp kökleşmesini sağladı.

Kurosawa'nın Yedi Samuray'ı


YEDİ SAMURAY (SİCHİNİN NO SAMURAİ - SEVEN SAMURAI) 1954

Hikâye, 16. yüzyıl Japonya'sında 'büyük iç savaşların yaşandığı' dönemlerde başlar.

Bir tepenin üzerine doluşmuş olan haydutlar, köy üzerine bir kâbus gibi çökmeden önce aralarında konuşurlar. Çetenin şefi "bu köyü geçen Ağustos ayında soymuştuk, hasat sonrası yine geliriz" der.

Bu konuşmayı gizlice dinlemekte olan bir köylü, koşarak köye gider ve diğerlerine bu korkunç sözleri anlatır. Köylülerden bazıları boyun eğmeyi ve yalvarmayı teklif etse de, daha evvel karısı haydutlarca kaçırılan Rikichi, direnmek gerektiği konusunda ısrarlıdır. Bu tartışmanın sonu gelmeyince köyün en bilge insanına gidip ne yapmaları gerektiğini sorarlar. "Samuray kiralayın" der ihtiyar adam.

Köylüler, samurayların onları bir kap pirinç için savunmayacaklarını bildiklerinden, itiraz etmeye kalkışsalar da, yaşlı adam onları "karnı aç samuraylar da vardır" diyerek susturur.

Koca bir döneme ışık tutan tek bir cümledir bu.

Bunun üzerine umutsuzluk içinde kendilerini koruyacak samuraylar ararken, tesadüf eseri Kambei ile karşılaşırlar. Kambei, bir hırsız tarafından rehin alınmış bir çocuğu çok radikal bir şekilde kurtarır. Samuraylığın göstergesi olan saçlarını kazır, bir rahip kılığına girerek hırsızı yakalar. Bunun üzerine aradıkları samurayı bulduklarını anlayan köylüler, Kambei’nin peşine takılıp, ona olup biteni anlatırlar.

Kambei "kendisi dışında altı samuraya daha ihtiyacı olduğunu" söyler. Köylülerin Kambei’ye sunabilecekleri tek şey bir kâse pirinç olacaktır. Daha sonraki sahne bu sahnenin devamıdır. Kambei’ye derin bir hayranlık besleyen genç samuray çömezi Katsushiro, boş pirinç kaplarıyla karşılaşınca derin bir ümitsizliğe düşen köylüleri gördüğünde, bu olay üzerine sarsılır ve elinde kalan birkaç tane parayı fırlatıp odadan çıkar. Bu iki sahne, köylülerin bir tek pirinç tanesi için ne kadar acılar çektiğinin göstergesi olan müthiş sahnelerdir.

Perşembe, Mart 21, 2013

Şiir mi şiir!

Ve...
Günlerden bir gün
Güzel bir günbatımında
Kalktı gemisi eski İstanbul'un
Boğaziçi'nden


Sen gidince şehir yetim kaldı
Artık yanmıyor Cihangir'in ışıkları
Bebekler gibiyim, Bebek yokuşunda
Yağmur yağıyor yanaklarıma
Seni görebilme ihtimali yok Cadde-i Kebir'de
Artık karanlık camlardaki siluet yok
Yüzseksen gün nasıl doğacak güneş
Ve ben hasretle nasıl bekleyeceğim geceyi
Sen gidince, gecede ben yetim kaldım

Kerim Ayyıldız