Cuma, Ekim 12, 2012

Muazzez Öğretmen Cinayeti

    Arabayı kaldırıma yanaştırdı, durdu. Önünde park ettiği manav “aracı çekmesini” söyledi. Akşam saatlerinde Harbiye’de trafik yoğun olduğundan, cadde üstüne arabaların park etmesi hem araç geliş gidişini engelliyor hem de dükkânın önünü kapatıyordu. Kadın “kısa zamanda döneceğini, fazla kalmayacağını” güler bir yüzle söyleyince, esmer adam “olur” gibilerden başını salladı.
    Kadın yakındaki apartmana girdi. İkinci kata çıktı. Üstünde “diş doktoru” yazılı kapının ziline bastı. Kapıyı daha önceden tanıdığı sekreter açtı.
    “Hoşgeldiniz Muazzez hanım.”
    “Saat 17’de Füreyd bey ile randevum vardı.”
    Sekreter yürüyüp, diş hekiminin bulunduğu muayenehanenin kapısını açıp doktora haber verince, genç kadın dönerek “buyurun Muazzez hanım” dedi. Sekreter kenara çekildi, Muazzez içeri girdi.

Perşembe, Ekim 04, 2012

Gecenin Kemanı



Ilık bir ilkbahar gecesinde açık olan pencerenin önünde oturarak İstanbul’un ışıklarını seyretmek çok güzeldi.
Uzun zamandır ilk defa evde yalnız kalan genç kız, sessizliğin tadını çıkarıyordu. Ortaköy’ün üst tarafında kalan THY bloklarındaki evin penceresinden İstanbul Boğazı’nın manzarası doyulmaz güzellikte önüne seriliyordu. Baş ve kıç lambalarından dev gibi olduğunu tahmin ettiği bir gemi boğazın karanlık sularını yararak Karadeniz’den Marmara Denizi’ne geçiyordu.
“Şu şehir ışıkları olmasa, gökyüzündeki yıldızları daha rahat seyreder, hepsini görebilirdim” diye düşünürken, sokak lambalarının solgun ışıklarının kömür karası saçlarında dansettiğinden habersizdi.
Uzaklarda giden bir cankurtaranın siren sesini duydu, Boğaziçi köprüsünden geçen araçların uzaktan gelen uğultusu zaten hiç kesilmezdi. Bir an “acaba radyoyu açsam mı” diye düşündü, vazgeçti. Şu an hiç gürültü istemiyordu. Annesi sabahtan akşama kadar salondaki televizyonu açık tutar, yeteri kadar eziyet ederdi. Seyretse de seyretmese de televizyon illa ki açık olmalıydı, televizyonun sesi olmadan bu evde hiçbir şey yapılmaz gibi bir hava vardı. Televizyon kapalı olunca sanki annesinin bir yerlerinden bir şeyler eksiliyordu. Televizyonun olmadığı bir dünya olabilir miydi? Olursa, nasıl bir dünya olurdu acaba?
Yan bloklarda bulunan dairelerden birinden gelen müziği duydu. Ses uzaktan ve derinden geliyordu. Solo bir kemanın çaldığı, film müziğine benzeyen melodiyi sanki bir yerlerden hatırlıyordu. Loş biçimde aydınlatılmış odasında yalnız başına otururken işittiği müzik hoşuna gitmişti. Keman çaldıkça sanki zamanın akışı daha da yavaşlıyordu.

Cumartesi, Eylül 29, 2012

Unutmak İsteyen Adam



    Adam randevusuna tam zamanında geldi. Oldum olası geç kalmaktan hoşlanmazdı. Kapıyı ürkek bir tavırla açtı. Doktor akvaryumun önünde balıkları seyrediyordu.
    Adam içeri girdi, kapıyı kapadı. Doktor, masasına yürüyerek, hasta kabul defterine aceleyle bir göz attı. Hastası randevusuna vaktinde geldiği için memnun oldu. Oturması için koltuğu işaret etti. Hastasıyla ilgili bilgileri not etmek üzere boş bir dosya aldı. Adamın söyleyeceklerini dinlemeğe hazırdı.
    Ürkek tavırlı adam anlatmağa başlayınca, doktor zor bir durumla karşı karşıya olduğunu anladı.
    “Doktor bey, ben…” Adam sözlerine devam edip etmemekte bir an kararsız kaldı. Hani yapmağa mecbur olduğumuz bir işle karşılaştığımızda tereddüt ederiz de, kaçmak için çeşitli bahaneler ararız ya. Ama sonunda bütün bu tereddütleri bir an için unutur ve yapmamız gereken neyse onu yaparız. Ürkek tavırlı adam da, bu korkuyu, bu şekilde, hatta daha fazla yaşıyordu. Ancak, doktorun muayenehanesinden içeri girdikten sonra artık kaçamak yapacak bir alternatifi kalmamıştı. Bundan sonra şöyle veya böyle bir sonuca ulaşmak, rahatlamak istiyordu. “Ben hayatımın geçmişle ilgili bazı bölümlerini unutmak istiyorum. Bazı kötü olayları hatırlamak istemiyorum” dedi.
    Doktor her zamanki rahatlığıyla “pekâlâ, neleri unutmak istiyorsunuz? Bana doğduğunuz tarihi ve unutmak istediğiniz anılarınızı söyleyin” dedi.
    Fakat adam hangi anılarının beyninden silinmesini istiyorsa hem onu, hem de başka olayları da anlatmak istiyordu, anlatacak ve rahatlayacaktı. Geçirdiği zor ve acı dolu yılları, gençliğinin uzunca bir bölümünü hafızasından silmek istiyordu. İstiyordu ama silinmeden önce de biriyle paylaşmak arzu ediyordu. Kesik kesik cümlelerle bu hatıralardan bahsedince, anlayışlı bir tavır takınmak isteyen, fakat bunu pek beceremeyen doktor, bıkkın bir ifadeyle adamın sözlerini kesti.

Perşembe, Ocak 26, 2012

Ölmeden Önceki Beş Pişmanlık

Ölüm, dünyada değişmesi mümkün olmayan tek gerçek...

Son nefeslerini vermek üzere olan insanları evlerinde ziyaret edip, bakımlarını üstlenen Avustralyalı yazar Bronnie Ware, 'Ölmek Üzere Olanların En Yaygın 5 Pişmanlığı' adlı bir kitap yayımladı.

İşte o beş pişmanlık:

1- Başkalarının benden bekledikleri yerine, keşke kendi istediğim

Çarşamba, Ocak 25, 2012

Danton ve Tarihî Film

Tarihî film öyle olmalı ki, seyircisini hemen ansiklopedi veya sanal âlemin kütüphanelerinde araştırma yapmağa başlatabilmelidir. Buna verebileceğim en son 2 örnek: Biri, Andrej Wajda'nın yönetmenliğini yaptığı 1983 yapımı "Danton"; diğeri de 2005 yapımı ve yönetmenliğini de İvan Passer ile Sergey Bodrov'un yaptıkları "Savaşçı – Nomad" filmi... Kazakistan'ın millî kahramanlarından Ablay Han'ın doğumundan tahta geçişine kadar olan dönemde yaşananları anlatan Savaşçı Nomad filmi başka bir yazının konusu.

1789 Fransız İhtilali'nden 5 yıl sonrasında geçen "Danton" filminde, başrolü Dünyaca meşhur Gerard Depardieu oynamakta. Yönetmeni de başrol oyuncusu kadar ünlü olan bu filmde, ihtilalin iki önderinin (Robespierre ve Danton) anlaşmazlıkları, kan gölüne dönmüş Fransa ve aç-sefil durumdaki Fransız halkı anlatılıyor.

Salı, Ocak 24, 2012

İnsan Ne Zaman Yaşlanır?


Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.


Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.


Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hâlâ işinin başındaydı.


Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.


Mimar Sinan, Süleymaniye Camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti, Selimiye Camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.

Pazartesi, Ocak 23, 2012

Emekli Olmayın!

ABD’nin eski başkanlarından Richard Nixon, Watergate Skandalı dolayısıyla makamından istifa ettikten sonra yerleştiği Kaliforniya’da şunları söylüyor: “Asla emekli olmayın. Bence, dünyanın en mutsuz insanları emeklilerdir. Çünkü hiçbir amacın kalmıyor. Hayatı anlamlı kılan şey gayedir. Bir hedef, bir savaş, bir mücadele olmalı. Kazanamayıp, kaybetsen bile…”

Nixon’un bu sözlerle kastettiği şey kâğıt üzerinde emekli olmak değil, kafada emekli olmaktır. İnsan çalıştığı işten emekli olup ayrılabilir ancak bir hedefi olmalı ki, yaşama arzusunu devam ettirebilsin. Yoksa bir bitkinin yaşamasından farklı bir hayat sürdüremez. İnsan için nebat olmak, memat olmakla eş anlamlıdır. Bunun için de ölümün kıyısındaki hastalara “bitkisel hayata girdi” deniliyor. Birçok kişi biliyorum ki, emekli olduktan sonra hayat ile irtibatını asgarî seviyeye indirdi ve ömrünün kalan o güzel yıllarını boşa harcadı, harcıyor. Hâlbuki ölüm ânı gelinceye kadar bir insanın yapacağı yararlı işler vardır.

Pazar, Ocak 22, 2012

Araf'ta Yaşamak

Aşağıdaki yazıyı 2009 senesinin Eylül ayında, Kıbrıs Lefkoşa Ercan Havaalanı'nda THY uçağına binmek için beklerken yazdım:


“Kıbrıs” ile “çözüm” kelimelerini yan yana düşünmenin‚ iyi niyetten öte‚ resmen safdillik anlamına geldiğini peş peşe yaptığım iki Kıbrıs seyahatinde daha iyi fark ettim.

Bir öğrenci düşünün. Öğretmen‚ çocuğu sözlü sınava kaldırmış ve ona zor bir soru sormuş. Öğrenci ıkınıyor‚ sıkınıyor ama problemi bir türlü çözemiyor. İşte o anda öğrenci ne düşünür? Ya problemi çözüp geçer not alacak ya da çözemeyip düşük notla iktifa edecek. Fakat öğrencimiz biraz fazla zeki olursa‚ problemi çözecekmiş gibi yaparak oyalama taktiği yoluna gidecek.

 Öğretmen sordukça “şimdi çözüyorum‚ birazdan çözeceğim” gibi oyalama sözleriyle teneffüs zilinin çalması için dua edecek...

Türklerin yaşadığı Kuzey Kıbrıs'ta da durum aynen böyle. Her türlü çözümü reddeden politize bir toplum oluşmuş. Sadece politize değil aynı zamanda da maddiyatı yani para ile mülk sahibi olmayı “idealize” edinmiş bir toplum...

Cumartesi, Ocak 21, 2012

Yazarak Tüketiyoruz

 
Şimdi yazının da kıymeti kalmadı. Herkes‚ her yere birşeyler yazıyor. Forum sitelerinde‚ msn'de‚ haber sitelerinin yorum köşelerinde‚ cep telefonlarının kısa mesaj servislerinde ve hatırıma şu anda gelmeyen bir çok yerde yazıyorlar. Bunun sebebi ne olabilir?

İnsanlar birşeyleri anlatmanın peşindeler... Ama anlatmayı başarabiliyorlar mı? İşte orası tartışılır.

Teknolojinin gelişmesi‚ bilgisayarlara artık kolay sahip olunuyor olması ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte yazı yazma alanı müthiş biçimde genişledi. Yazı yazma imkânı yeryüzünde tarihin hiçbir döneminde bu kadar fazla olmamıştı. Şimdi insanlar çıldırmışçasına yazıyor‚ yazıyor‚ yazıyorlar. Milyarlarca blog‚ forum ve diğer paylaşım sitelerinde her gün trilyonlarca kelime yazılıyor. Sanki insanlar yazmıyorlar da “kusuyorlar”. Şimdiye kadar bu denli rahat anlatma fırsatları olmadığından‚ kafalarından geçen herşeyi yazıp rahatlıyorlar. Bunun için de “yazmak” eylemini kullanıyorlar. Bir anlamda psikolojik rahatlama oluyor. Fakat bu “yazılar”ın dilbilgisi kurallarına uygunluğu umumiyetle sıfır ya da sıfırın altında...

Salı, Ocak 17, 2012

Şecered-Dür'ün İntikamı


Şecer ud-Durr’un İntikamı
Shagar ad-Durr’s Revenge
                                                                                                                                                                                                                                   Samira Kortantamer*

Özet: Mısır  ve Suriye’de  iki  buçuk asır  hüküm  süren Memlûkların  ilk  sultanesi olan Şecer ud-Durr, Mısır’ın İslâm tarihindeki tek kadın  hükümdarıdır. Bu akıllı ve hırslı Türk kadını,   üvey oğlu olan son Eyyubî sultanı Turanşah’ın öldürülmesinden sonra Bahrî Memlûklar tarafından tahta oturtulmuştu.  Şecer ud-Durr,  bir kadın hükümdara alışık olmayan Araplar tarafından gelen tepkiler karşısında üç aylık saltanattan sonra tahttan feragât edip, sultan ilân edilen Aybek’le evlenerek etkili olmaya devam etti.  Kocasına öteki karısı ile görüşmesini yasaklayan kıskanç Şecer ud-Durr,  eşi, Musul Atabeğinin kızı ile nişanlanınca Aybek’i öldürttü. Şecer ud-Durr, böylece eşinden intikam almıştı ama tadını fazla çıkaramadı çünkü kendisi de kısa bir süre sonra feci bir şekilde öldürüldü.  Bu makalede Şecer ud-Durr’un karakteri, intikamına yol açan nedenler ve intikam sonrası durumu, Ortaçağ tarihi kaynakları ışığında araştırılıp ortaya konulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Şecer ud-Durr, Memlûklar, İntikam, Ortaçağ, Mısır.

Abstract: Shagar ad-Durr, the first sultan of the Mamluks, who reigned two and a half centuries   over  Egypt  and  Syria,  was  the  only  woman  ruler  of  Islamic  Egypt.  This  intelligent  and   ambitious Turkish woman was put on the throne by the Bahri Mamluks after the assassination   of her stepson Turanshah, the last sultan of the Ayyubids. But because of the reactions of the   Arabs, who were not accustomed to a woman ruler, Shagar ad-Durr abdicated the throne  after a reign of three months and marrying the new sultan Aybak, she continued to be influential.  The jealous Shagar ad-Durr forbade her husband to see his other wife and when she heard of  his engagement to the daughter of the Atabak of Mosul she had him killed. Shagar ad-Durr  got  in  this  manner  revenge  of  her  husband  but  couldn’t  enjoy  it  much  because  she  was  murdered  in  a  terrible  way  a  short time  later.  In  this  paper  Shagar  ad-Durr’s  character, the  reasons of her revenge and the situation after her revenge are researched and brought up in the  light of the historical sources of the Middle Ages.

Keywords: Shagar ad-Durr, Mamluks, Revenge, Middle Ages, Egypt.

Mısır ve Suriye’de 1250-1517 yılları arasında hüküm süren Türk Memlûk Devleti’nin  ilk ve tek kadın sultanı olan Şecer ud-Durr, aynı zamanda Mısır’ın İslâmî tarihinde tek kadın  hükümdarıdır. Eyyûbî Sultanı el-Melik es-Sâlih Necmeddin (1240-1249), Türk olan Şecer ud- Durr’u  cariye  olarak  satın  almış  ve 

Perşembe, Ocak 12, 2012

Hollywood Filmleri ve Ortak Yönleri


Anonim

Amerikan film klasikleri:

* Polisin araştırma yaparken, mutlaka bir striptiz barına girmesi gerekir.

* Amerika'da bütün telefon numaraları 555 diye baslar.

* Şirin köpekler ölmez.

* Bütün yatak örtüleri L şeklindedir. Yani kadının omuzuna gelir, erkeğin beline. (Bir de bütün kadınlar yorganı kendilerine siper ederek kalkarlar ki bunun gerçek hayata ne kadar uyduğu konusundaki kararı size bırakıyoruz.)

* Uçak kullanmak kolaydır. Kontrol kulesiyle konusarak herhangi bir yolcu, Boeing 747'yi alana indirir, kimsenin burnu kanamaz.

* Havalandirma borularina saklandiginizda sizi kimse bulamaz.

"Son Kış" Kapıda


İslâm Gemici

İnsafsız olmak bu kadar kolay bir şey mi? Filmi seyrederken oturduğum koltuğa külçe gibi çöküp kaldım. Şu Batı insanının sırf ihtirasları uğruna başka insanlara, hayvanlara yaptığı işkenceyi biliyoruz da, içinde yaşamaya mecbur olduğu tabiata bile eziyet etmesini anlamak mümkün değil. Çünkü "çevre" de ölünce, nerede yaşayacaklar, bunu hiç düşünmüyorlar. Varsa yoksa daha fazla para, daha fazla güç...

Yönetmenliğini Lars Fessenden'in yaptığı, Türkiye sinemalarında çok fazla gösterim imkânı bulamayan 2006 ABD – İzlanda ortak yapımı olan Son Kış (Last Winter) filmini seyrederken, geleceğimiz adına, çocuklarımız adına derin bir ümitsizliğe kapıldım.

Kuzey Alaska'nın henüz el değmemiş bir bölgesinde, büyük bir Amerikan petrol şirketinin teknik kadrosu, geniş çaplı sondaj çalışmaları hazırlığındadır. Havaya tuhaf bir huzursuzluk hâkimdir; kampın etrafındaki buz örtüsü -büyük ihtimalle küresel ısınma sonucu- görülmemiş bir hızla eriyerek yeryüzünün derinliklerinde binlerce yıldır gömülü olan "bir şey"i ortaya çıkarmaktadır. Hâlihazırda yalnızlığın gerginliğini hisseden ekip gitgide hem zihinlerinin hem de bedenlerinin isyanı ile karşılaşır. Sanki yeryüzünün bilinmeyen enerjisi onlara karşı -tıpkı virüsü bünyesinden atmaya çalışan vücut gibi- mücadele etmektedir.

Medeniyet Çatışması ve “Demir Adam” Filmi

İslam Gemici

Çöküşe geçen ABD, kaçınılmaz akıbetini uzaklaştırmak için ekonominin ve politikanın bütün enstrümanlarını kullanırken, önemli bir silah olan sinemayı da ihmal etmiyor. Çünkü Amerikalılar, diğer alanlarda yapılan çalışmaların reklamını ancak filmler vasıtasıyla yapacağını biliyorlar.

Sinemanın kitabını yazıp, yaklaşık yüz yıl önce kurallarını koyan adamlar, bu müthiş silahı nasıl ve kimin beynini yıkamak için kullanacaklarını iyi biliyorlar: Çocuklar, gençler ve normal insanlar... Yani toplumun politikayla, savaşlarla, komplolarla fazla ilgilenmeyen, kendi hayatını yaşayan kesimi.

Başrolünde ünlü oyuncu Will Smith'in oynadığı son "uyduruk" süper kahraman Hancock filmi başarısız olunca, alternatifi piyasaya geciktirilmeden sürüldü: İron Man yani Demir Adam. Gişe rakamları ve seyircinin tepkisinden Will Smith'in canlandırdığı Hancock karakterinin sinemanın çöplüğüne gideceği pek âşikâr... Süpermen'den başlayarak bugüne kadar beyazperdede boy gösteren bütün süper Amerikan kahramanlarını şöyle bir gözünüzün önüne getirirseniz, hepsinin de sinemanın

Günah ve Rüşvetçi Polis

İslam Gemici 

Batı filmlerinde çokça rastlanan "kirli işlere bulaşmış polis" figürü, daha Türk sinemasının kapısından içeri girmemiştir. Bugüne kadar yapılmış bir Türk filminde ne polis, ne de asker karakteri suçlu veya suça bulaşmış olarak görülmedi. Belki bir – iki tane istisna varsa, onlar da zaten adı üstünde istisnadır. 

Halbuki, Batı Avrupa sineması ve özellikle de Hollywood filmlerinde genellikle günahkâr polis tiplerine sıkça rastlanır. Filmin başkahramanı olan iyi polis, bir yandan suçlularla savaşırken, diğer yandan da kendi meslekdaşı olan kötü polisleri sistemin içinden ayıklamak için gayret gösterir. Yabancı filmleri seyrederken hiç de tuhaf gelmeyen bu durum, Türk filmlerinde kabul edilemez bir durumdur. Çünkü bizim polisimiz "her zaman ve mutlaka iyi polis"tir.

Yönetmenliğini James Foley'in yaptığı 1999 yapımı Rüşvetçi (The Corruptor) filminde, iki polis başrolü paylaşır. Çinli aktör Yun-Fat Chow'un canlandırdığı Nick Chen, Çin'den gelen bir göçmen ailenin çocuğu ve New York'un savaşçı polislerinden birisidir. Filmin girişinde, başarılı bir operasyonu idare eden dedektif

Çarşamba, Ocak 11, 2012

Aydınların Yabancılaşması Üzerine


Pozitivist inkılâpçı nesillerin, Marksizm’e yönelmeleri ve bunun sonraki nesillerce kabulü, tabii bir gelişme olmuştur… Çetin Altan bu değişmenin iradî bir tercih değil tarihî bir zorunluluk olduğunu söyler. “Bir ayrıma muhtacız. Ateizm başka şeydir, paganizm başka. Ateizm insanın kendi iradesiyle Tanrıtanımazlığı felsefî olarak benimsemesidir. Biz paganlar ayrı bir vak’ayız. Paganlar başka türlü olmaları mümkün olmadığından, yetiştirilme biçimlerinden Tanrıtanımaz olanlardır. Türkiye’de ateizm yoktur, paganlar vardır.[1] Bürokrasi; Robert Koleji ile, Galatasaray Lisesi ile, Tıbbiye ve Mülkiyesiyle başka türlü olamayacak kadrolarını yoğurur.

Cemil Meriç de bu zorunlu gidişi görenlerdendir. “Sosyalizm, Tanzimat ile başlayan batılılaşmanın… en tabii sonucu değil mi? İmanını kaybeden, tarihten koparılan genç nesiller için son kurtuluştu sosyalizm.[2] Erol Güngör de inkılâpçılık geleneği içinde yetişenler için, Marksizm’den başka açık kapı kalmadığını

Salı, Ocak 10, 2012

Haluk Bilginer'i Tebrik Ediyorum

Ünlü oyuncu Haluk Bilginer, Akşam Gazetesi'ne verdiği röportajda (9 Ocak 2012) çok güzel şeyler söylemiş. Özellikle de "sanatçı" meselesine açıklık getirmiş. Her kelimesine gönülden katılıyorum:


SANATÇI DİYE BİR MESLEK YOKTUR!
Türkiye'de mesleği olmayan ünlülere sanatçı diyoruz. Hâlbuki sanatçı diye bir meslek yoktur. Üstelik insanın kendisine sanatçı demesi de ayıptır. İnsan ar eder. Sanatçı bir iltifattır. Sanatçılık diye bir meslek yok müzisyenlik var, oyunculuk var, heykeltıraşlık var, ressamlık var, film yönetmenliği var. Sanatçı ne demek? Başka hiçbir dilde bulamazsınız böyle bir şey. İngilizcede artist hem ressam demektir, hem de birine iltifattır. 'It's a great artist' der biri, sen de estağfirullah der başını öne eğersin, terbiye çerçevesi içinde. Kendine sanatçıyım demezsin.

Cuma, Ocak 06, 2012

Belgesel Peşinde

İslâm Gemici

Yıllar boyunca söylediklerimin meslekdaşlarım tarafından kulak arkası edildiğini görünce, sonunda kararımı verdim ve gidip küçük bir kamera satın aldım. Bu makine hem video görüntüsü hem de fotoğraf çekiyordu. Daha sonra bu kameranın yapmak istediğimi tam olarak karşılayamayacağını anlayarak, kısa süre sonra yenisini aldım. (Panasonic Lumix) Fakat ilk günlerde bu durumun farkına varmamıştım. Yani elimdeki kamerayla neler yapabilip, neler yapamayacağımın farkında değildim. Çünkü televizyonculuk hayatım boyunca, çekime çıkarken yanımızda hep profesyonel bir kameraman arkadaş bulunurdu ve gittiğimiz yerlerde, ne çekilmesi gerekiyorsa ona söylerdim. Şimdilerde gelişmiş teknolojiye sahip kameralar çıktı, mertlik bozuldu.

İlk kameramı aldıktan (Olympus) birkaç gün sonra Mardin’e gitmem icap etti. Elime güzel bir fırsat geçmişti. İstanbul’da yaptığım birkaç deneme çekiminin ardından epeyce ümitlenmiştim. İşte, belgesel maceram bu seyahatle başladı.

Perşembe, Ocak 05, 2012

"Hasret"e Hasretim

Dilaver Cebeci'nin bu şiirini ilk okuduğumda hemen ezberlemiştim. Daha sonra bestelenip şarkı-türkü arası birşey de yapıldı. Mustafa Yıldızdoğan hem besteledi hem de seslendirdi.
Zaman zaman hüzünlendiğimde, dudaklarımdan bu şiirin mısraları dökülür:


Hasret

Şu dumanlı doruklarda
Boz şahinler uçmaz gayrı
Gözelerden ağu çıkar
Alperenler içmez gayrı

Obam yurdum talan oldu
Destanlarım yalan oldu
Yollar birer yılan oldu
Kervanlarım geçmez gayrı

Hani mavi denizlerim
Üç kıtada nal izlerim
Kör mü oldu bu gözlerim
Çaşıtları seçmez gayrı.


klip de içeride:

Lisanımız ve İdeolojiler

Bu konuyu elimden geldiğince değişik kaynaklardan güncel tutmaya çalışacağım.
Türkçe'ye vurulan darbeleri gördükçe yüreğim yanıyor. Hele de özellikle televizyon ekranlarında yapılan hatalı vurgular, gençlerin konuşurken "e" sesini "ea" gibi çıkarmalar, filan... Bu hususta daha önce Kerem Doksat'ın yazısına atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Benim yazdıklarımı kimse ciddiye almaz :) o sebeple yine iktibas yaparak konuya tekrar değinmek istedim.
Mümtaz'er Türköne'nin "Mankurtlar: Küçük Türkiye Milliyetçiliği" kitabının çeşitli bölümlerinden kısa birkaç alıntı:

"Varoluşumuzun esaslarını kuşatan kavramlar ve tartışmalar, politikanın gündelik kutuplaşmalarına meze edilince göz gözü görmez oluyor. Eşyalar, düşünceler ve savunulan değerler yanlış yerlerde duruyor. Hem dem milletini sevmekten bahsedenler bu ülkenin altını oyuyor, hazinelerini çarçur ediyor. Vatan haini olarak yaftalananların ise neredeyse bütün hayatı, bu millete hizmet etmekle geçiyor. Şişmiş bir enaniyet duygusu ile ortalıkta dolaşıp, böbürlene böbürlene kendinden gayrıya düşman gözü ile bakanların bu ülkeye ve bu millete verdiği zararın hesabını görmemiz lazım. Bu özgüven yoksunu dar milliyetçilik “küçük Türkiye milliyetçiliği”. Bilinçsiz öfkeleri, dar düşünceleri ve hesapsız eylemleri ile Sevr (orijinal adıyla: Sevres) ile sınırlı daracık bir Türkiye’nin duvarlarını sanki marifetmiş gibi büyük bir ciddiyet ve hırsla yükseltiyorlar. Maalesef yaptıklarının neye hizmet ettiğinin farkında değiller.
Dil, düşüncenin evidir. Türkçe bizim evimiz, yurdumuz, onurumuz. Üstelik resmî dilimiz. Peki neden Kürtçenin özgürce öğretilmesini temel düstur edinen Özgür Gündem’in Türkçesi,

Pazar, Ocak 01, 2012

Artık Gitmek İstiyorum

Bazen gitmek en iyi çözümdür.
İçinden çıkılmayan bir labirente girmişseniz, mesela İstanbul gibi, mesela tatsız ve yalnız bir hayat gibi, işte o zaman gitme vakti gelmiş demektir.










Steven Spielberg Sineması

Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...