Çarşamba, Aralık 14, 2011

Film Grameri / Temel Kavramlar


"Balıkçı Kral" filminin afişi
AÇI (angle):  Görüntülenen konuyla ilintili olarak kameranın görüş açısı. Yüksek/üst açılı çekim konuyu  yukarı(sın)dan,  alçak /  alt açılı  çekim  ise aşağı(sın)dan görüntüler.
AÇIK FORM (open forms): Genellikle gerçekçi filmciler tarafından kullanılan, düzenlenmemiş kompozisyonlara ve aşikâr biçimde gelişi güzel tasarımlara ağırlık veren müdahalesiz çerçeveler. Çerçeve geçici sınırlandırma aracı, eylemin bazı kısımlarını rastlantısal olarak kesip atan bir pencereymişçesine kullanılır.
A-GRUBU FİLM (A-film): ABD’de stüdyo sistemi döneminde, genellikle önemli yıldızlar ve büyük bütçeyle gerçekleştiren önemli yapımları tanımlamak için kullanılan bir terim.  Salonlarda iki film gösterildiğinde esas filme işaretletmektedir.
AKSESUAR (prop): Bir filmdeki taşınabilen eşyalar: kitap, tabanca, masa vb.
ALÇAK IŞIK (low key): Gölgeleri ve ışıklı alanları oluşturan, atmosfer yaratan aydınlatma tarzı. Genellikle gerilim filmlerinde, gizemli filmlerde kullanılır.
ALT AÇILI ÇEKİM (low-angle shot): Konunun aşağıdan görüntülenmesiyle elde edilen çekim.
ALTMETİN (subtext): Bir oyun ya da filmin dilinin altında/arkasında yatan dramatik imaları tanımlamak için kullanılan bir terim. Bir metnin dilinden tümüyle bağımsız olan fikirler ve duygularla ilgilidir.
ANA İLGİ/ ESAS MERAK (intrinsic interest): Filmsel görüntüde, dramatik ya da bağlamsal önemi nedeniyle, öyle ya da böyle hızla dikkatimizi çekmesi istenen alan.
ANAHTAR IŞIK (key light): Bir çekimdeki ana ışıklandırma kaynağı.
ANAMORFİK MERCEK (anamorphic lens): Fransa’da 1. Dünya Savaşı sırasında, askerî amaçlar için geliştirilip kullanılan geniş açılı bir mercektir ve 180 derecelik bir görüş alanı sağlar. Önceleri deneysel biçimde filmlerde kullanıldıysa da,1952’de patent haklarının Amerikalılarca satın alınması ticari sinemada, geniş perde sistemi içinde yaygın biçimde kullanılmasına olanak tanımıştır. Sinemascope bu merceğin iki aşamalı (çekimde ve gösterimde) kullanımıyla elde edilir. Kameradaki mercek, görüntünün 1/2 oranında sıkıştırarak 35 mm’lik filme kaydedilmesini sağlar, daha sonra göstericinin aynı nitelikteki merceği bu işlemi tersine çevirerek, perdede 1:2.35’lik çerçeve boyut oranına sahip görüntüyü yansıtır.
ARKA KISIM (back lot): Stüdyo döneminde -yüzyıl başı apartman blokları, sınır kasabası, bir Avrupa köyü gibi- genel mekânların yalnızca dış cephelerinden oluşan dekorlar.
ARKADAN IŞIKLANDIRMA (back lighting): Bir çekimde aydınlatmanın, setin arkasından yapılması ve böylece öndeki figürleri yarı karanlıkta ya da siluet halinde bırakması.
ARKETİP (archetype): Ardından şeylerin biçimlendiği ilk (orijinal) model ya da tip. Arketipler, bilinen öykü kalıpları, evrensel tecrübeler ya da kişilik tipleri olabilir. Mitler, masallar, türler ve kültürel kahramanlar, genellikle arketipseldir.
Oscar ödüllü "Gözlerindeki Sır" filminin afişi
ASLINA SADIK UYARLAMA (faithful adaptation): Özel edebî tekniklerin sinemasal karşılıklarını bulup kullanarak orijinalin özünü yakalayan, edebi bir yapıta dayalı film.
AVANGARD/AVANT-GARDE (avant-garde): “Ön saflarda”  anlamına gelen Fransızca bir terim. Uylaşımların dışında kalışla ve belirsiz, tartışmalı ya da yoğun biçimde kişisel düşünceler barındırışla nitelendirilen ürünleri içerir; azınlıkta olan sanatçılar, yapıtlar ya da böyle bir sanatsal yaklaşım için kullanılmaktadır.
AVRUPA SİNEMASI: Böyle bir sinemadan söz etmek Avrupa’da devamlı, dengeli ve ideolojik bir bütünlük taşıyan sinema olmadığı, uzun yıllar devam eden soğuk savaşın etkilerini  hiçe saydığı için  anlamsızdır.  Dolayısıyla,  özellikle Hollywood’un kullandığı gibi homojen bir anlam içerecek biçimde kullanılamaz. ABD’den Avrupa’ya bakışta, 1920’lerle birlikte böyle bütünlüklü bir sinema kavramının, en azından Hollywood’dan farklılığı vurgulamak amacıyla kullanılıp yerleştiği görülüyor. Gerek sanatsallığa daha fazla ağırlık, gerekse cinselliğe daha çok yer vermesi nedeniyle, Avrupa ülkelerinin filmleri, Hollywood tarafından topluca adlandırılabilmiştir. Bu adlandırmanın temel nedeni ise,

Perşembe, Eylül 13, 2007

ANITKABİR FARİZASI


Engin Ardıç

Başlığı böyle attım ama kuşkuluyum: Şimdi birçok solcu ve de halkçı, “fariza ne demek” diye soracak, sinirimi bozacak. Hani hac mevsiminin “Bu sene kurban bayramına” denk gelmesine şaşan gazeteci kızlar vardı ya, onlar gibi...
Kimi hayvan da “Osmanlıca konuşuyorsun, demek ki hükümete yağ çekiyorsun” diyebilir.
Deniz Baykal, partisinin kuruluş yıldönümünde, yanına binlerce adamını alıp Anıtkabir’e çıkmış. “İzdiham” yaşanmış, falan filan.
Orada gelenektir, “şeref defteri” imzalanır ve daha önce iki satır da bir şeyler yazılır. Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, arkada bekleyen mu-habirlerin okumaları ve gazetelerine bildirmeleri için.
Yazılanlar genellikle ya imza sahibinin “Atatürk’ün ne kadar izinde oldu-ğunu” belirtmeye yöneliktir, ya da bir şeyler ya da birileri bu yoldan “Atatürk’e şikâyet” edilirler. Elbette şikâyet edildikleri merci, aslında Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay falandır.

Cuma, Mart 02, 2007

30 Aralık 1963 Hürriyet Anasayfası


Yukarıdaki Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfası benim doğduğum gün yayınlanmış. Aradan geçen bunca zaman zarfında neler değişti?


Demin, Fransız yazarı Andre Gide'nin bir sözünü okudum ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu söz bile neden yazdığımı anlatmağa yetiyor:

Anı yazmak, ölümün elinden birşeyler kurtarmaktır.

Firewall Filmi ve Düşündürdükleri


Uzun zamandır kaliteli bir film seyretmenin arayışındaydım.
Son zamanlarda yapılan filmlerden zevk alamıyorum. Bunda etken olan nedir, tam olarak bilemesem de, klasik olarak sınıflandırılan filmleri daha bir zevkle seyrediyorum. Neyse, sağı-solu araştırdım, sonunda başrolünde Harrison Ford’un (hani şu meşhur İndiana Jones) oynadığı “Firewall” filmini buldum.
Yaklaşık iki gün uğraştıktan sonra filmi internetten indirdim. Türkçe altyazısını da bulup, yerleştirdim. Sonra CD’ye kaydedip, filmi başlattım.
İlk karesinden başlayarak, büyük bir heyecanla “Firewall” isimli filmi seyrettim. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan film bitti. Konusu kısaca şöyle: ABD’deki bir bankanın üst düzey yöneticisi olan Harrison Ford (filmdeki ismi pek fazla önemli değil) ve ailesi, bankayı soymak isteyen ‘modern’ haydutlar tarafından rehin alınırlar. “Amerikan Rüyası”nın örnek ailelerinden birinin reisi olan Harrison Ford, hem ailesini kurtarmak hem de bankasının soyulmasına engel olmak için büyük bir mücadeleye girişir. Sonunda (tabii ki) iyi adam, kötü adamları alt eder ve film “mutlu son” ile biter.
Tipik bir Amerikan filmi olan “Firewall”, her ne kadar, alttan alta ABD propagandası yapıyor olsa da, her şeye rağmen “seyirlik” olarak belli bir seviyeyi yakalamayı başarıyor.
Buraya kadar söylenecek fazla bir şey yok. Ancak şunu hiç bir zaman göz ardı etmemek gerekiyor: Amerikan Rüyası’nın sona ermesini istemeyen ABD’li yöneticiler ve onların dümen suyunda giden

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Sinemaya Koşun!


Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde bütün dünyada satış rekorları kıran romandan uyarlanan “Da Vinci Şifresi – Da Vinci Code” adlı film, Türkiye’de gösterime girdiği ilk gün rekor sayıda seyirciyi sinema salonlarına çekmiş ve Tom Hanks’in başrolünde oynadığı eseri tam 129 bin 825 kişi izlemiş. Daha önce ülkemizde vizyona girdiği ilk gün en büyük ilgiyi gören film olan “Truva”yı ancak 82 bin 930 biletli seyirci seyrederken, Da Vinci Şifresi’ni izlemek için insanları kamçılayan ne?

“Kızıl Nehirler”in yazarı Jean C. Grange gibi “final yazmasını beceremeyen” bir yazar olan Dan Brown’ın kaleme aldığı aynı adlı romanın dünya genelinde satış listelerini alt üst etmesine kimse inanamamıştı. Şimdi filmin bu kadar alaka görmesine de herkes hayret edecek. Fakat kanaatimce, insanların bu şekilde tepki vermesi gayet normal.

Çünkü bütün dünyada yoğunlaşan ABD karşıtlığının doğurduğu genel hava, Hıristiyanlığa karşı da muhalif bir duygu selinin oluşmasına neden oluyor. Bir yandan “sevgi, barış, demokrasi, insan hakları” diyeceksin,

Kâbustan Uyanmak

     Güneş daha doğmamıştı, kediciğimin zorlamasıyla uyandım. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. İlkbahar bu yıl İstanbul’a biraz geç teşrif ettiği için, Mayıs ayının ortasına gelmiş olmamıza rağmen pencereler hâlâ kapalı. Aslında bu bahar gönlümün pencerelerini daha açamamıştım. Neden bilmem? Acaba olması gerekenden daha soğuk geçen bir kışın arkasından, çok sıcak bir yaz mevsimi yaşanacağını söyleyen bilim adamları yüzünden mi? Yoksa İran’a saldırıp da ülkemizi yine ateşin ortasında bırakmak isteyen ABD mi sebep? Son aylarda piyasada hakim olan durgunluk ve Çin mallarının Türkiye ekonomisine vurduğu darbeyi mi dert edinmişim kendime?
      Bütün bu saydıklarımın muhakkak ki etkisi var sabahın kör vaktinde uyanmamın üzerinde. Ancak tuz biber eken olay, bütün bir sezon boyunca 1. ligi lider olarak götüren Fenerbahçe’nin son gün,

SUYA, SABUNA DOKUNMAK

Fitili ateşleyen küçük bir kıvılcımdır.
Bundan sonra “suya, sabuna dokunan” yazılar yazmayacağım. Hem ne gereği var ki?

Çünkü:
Bu ülkede hayat tozpembedir. En küçük bir olumsuzluk yoktur.
Bu ülkede insanlar gayet mutludur.
Bu ülkede geçen hafta sonu Galatasaray değil, Fenerbahçe şampiyon olmuştur.
Bu ülkede “bebek katilleri”, Galatasaray taraftarı değildir.
Bu ülkede Alman teknik direktörler, kalın kafalı da değildir.
Bu ülkede her kitap yüzbinlerce adet basılır ve insanlar, her gün kitap satın alarak evlerine giderler. Pazardan, manavdan önce kitapçıya uğranılır çünkü.

Steven Spielberg Sineması

Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...