İslam Gemici
Batı filmlerinde çokça rastlanan "kirli işlere bulaşmış polis" figürü, daha Türk sinemasının kapısından içeri girmemiştir. Bugüne kadar yapılmış bir Türk filminde ne polis, ne de asker karakteri suçlu veya suça bulaşmış olarak görülmedi. Belki bir – iki tane istisna varsa, onlar da zaten adı üstünde istisnadır.
Halbuki, Batı Avrupa sineması ve özellikle de Hollywood filmlerinde genellikle günahkâr polis tiplerine sıkça rastlanır. Filmin başkahramanı olan iyi polis, bir yandan suçlularla savaşırken, diğer yandan da kendi meslekdaşı olan kötü polisleri sistemin içinden ayıklamak için gayret gösterir. Yabancı filmleri seyrederken hiç de tuhaf gelmeyen bu durum, Türk filmlerinde kabul edilemez bir durumdur. Çünkü bizim polisimiz "her zaman ve mutlaka iyi polis"tir.
Yönetmenliğini James Foley'in yaptığı 1999 yapımı Rüşvetçi (The Corruptor) filminde, iki polis başrolü paylaşır. Çinli aktör Yun-Fat Chow'un canlandırdığı Nick Chen, Çin'den gelen bir göçmen ailenin çocuğu ve New York'un savaşçı polislerinden birisidir. Filmin girişinde, başarılı bir operasyonu idare eden dedektif
geride hoş bir sadâ kalsın... çünkü, bir gün uzak denizlere yelken açacağım ve beni bir daha göremeyeceksiniz. bu yazdıklarım da, internet âleminin derinliklerinde kaybolup gidecek. çünkü, sanal âlemin en önemli özelliği "güncellemek" üzerine bina edilmiş... eh, ben de uzak denizlere gidince, bu "kendi halindeki gariban" siteyi kim güncelleyecek? kimse... ve mezartaşım yağmurlar, rüzgârlar altında aşınırken, bu site ve içindekiler de okyanusun karanlık sularında kaybolacak.
Perşembe, Ocak 12, 2012
Çarşamba, Ocak 11, 2012
Aydınların Yabancılaşması Üzerine
Pozitivist inkılâpçı nesillerin, Marksizm’e
yönelmeleri ve bunun sonraki nesillerce kabulü, tabii bir gelişme olmuştur… Çetin
Altan bu değişmenin iradî bir tercih değil tarihî bir zorunluluk olduğunu
söyler. “Bir ayrıma muhtacız. Ateizm başka şeydir, paganizm başka. Ateizm
insanın kendi iradesiyle Tanrıtanımazlığı felsefî olarak benimsemesidir. Biz
paganlar ayrı bir vak’ayız. Paganlar
başka türlü olmaları mümkün olmadığından, yetiştirilme biçimlerinden
Tanrıtanımaz olanlardır. Türkiye’de ateizm yoktur, paganlar vardır.” [1] Bürokrasi;
Robert Koleji ile, Galatasaray Lisesi ile, Tıbbiye ve Mülkiyesiyle başka türlü
olamayacak kadrolarını yoğurur.
Cemil Meriç de bu zorunlu gidişi görenlerdendir. “Sosyalizm, Tanzimat ile başlayan
batılılaşmanın… en tabii sonucu değil mi? İmanını kaybeden, tarihten koparılan
genç nesiller için son kurtuluştu sosyalizm.” [2]
Erol Güngör de inkılâpçılık geleneği içinde yetişenler için, Marksizm’den başka
açık kapı kalmadığını
Salı, Ocak 10, 2012
Haluk Bilginer'i Tebrik Ediyorum
Ünlü oyuncu Haluk Bilginer, Akşam Gazetesi'ne verdiği röportajda (9 Ocak 2012) çok güzel şeyler söylemiş. Özellikle de "sanatçı" meselesine açıklık getirmiş. Her kelimesine gönülden katılıyorum:
SANATÇI DİYE BİR MESLEK YOKTUR!
Türkiye'de mesleği olmayan ünlülere sanatçı diyoruz. Hâlbuki sanatçı diye bir meslek yoktur. Üstelik insanın kendisine sanatçı demesi de ayıptır. İnsan ar eder. Sanatçı bir iltifattır. Sanatçılık diye bir meslek yok müzisyenlik var, oyunculuk var, heykeltıraşlık var, ressamlık var, film yönetmenliği var. Sanatçı ne demek? Başka hiçbir dilde bulamazsınız böyle bir şey. İngilizcede artist hem ressam demektir, hem de birine iltifattır. 'It's a great artist' der biri, sen de estağfirullah der başını öne eğersin, terbiye çerçevesi içinde. Kendine sanatçıyım demezsin.
Cuma, Ocak 06, 2012
Belgesel Peşinde
İslâm Gemici
Yıllar boyunca söylediklerimin meslekdaşlarım
tarafından kulak arkası edildiğini görünce, sonunda kararımı verdim ve gidip
küçük bir kamera satın aldım. Bu makine hem video görüntüsü hem de fotoğraf
çekiyordu. Daha sonra bu kameranın yapmak istediğimi tam olarak
karşılayamayacağını anlayarak, kısa süre sonra yenisini aldım. (Panasonic
Lumix) Fakat ilk günlerde bu durumun farkına varmamıştım. Yani elimdeki
kamerayla neler yapabilip, neler yapamayacağımın farkında değildim. Çünkü televizyonculuk
hayatım boyunca, çekime çıkarken yanımızda hep profesyonel bir kameraman
arkadaş bulunurdu ve gittiğimiz yerlerde, ne çekilmesi gerekiyorsa ona
söylerdim. Şimdilerde gelişmiş teknolojiye sahip kameralar çıktı, mertlik
bozuldu.
İlk kameramı aldıktan (Olympus) birkaç gün sonra
Mardin’e gitmem icap etti. Elime güzel bir fırsat geçmişti. İstanbul’da
yaptığım birkaç deneme çekiminin ardından epeyce ümitlenmiştim. İşte, belgesel
maceram bu seyahatle başladı.
Perşembe, Ocak 05, 2012
"Hasret"e Hasretim
Dilaver Cebeci'nin bu şiirini ilk okuduğumda hemen ezberlemiştim. Daha sonra bestelenip şarkı-türkü arası birşey de yapıldı. Mustafa Yıldızdoğan hem besteledi hem de seslendirdi.
Zaman zaman hüzünlendiğimde, dudaklarımdan bu şiirin mısraları dökülür:
Zaman zaman hüzünlendiğimde, dudaklarımdan bu şiirin mısraları dökülür:
Hasret
Şu
dumanlı doruklarda
Boz
şahinler uçmaz gayrı
Gözelerden
ağu çıkar
Alperenler
içmez gayrı
Obam
yurdum talan oldu
Destanlarım
yalan oldu
Yollar
birer yılan oldu
Kervanlarım
geçmez gayrı
Hani
mavi denizlerim
Üç
kıtada nal izlerim
Kör
mü oldu bu gözlerim
Çaşıtları
seçmez gayrı.
klip de içeride:
klip de içeride:
Lisanımız ve İdeolojiler
Bu konuyu elimden geldiğince değişik kaynaklardan güncel tutmaya çalışacağım.
Türkçe'ye vurulan darbeleri gördükçe yüreğim yanıyor. Hele de özellikle televizyon ekranlarında yapılan hatalı vurgular, gençlerin konuşurken "e" sesini "ea" gibi çıkarmalar, filan... Bu hususta daha önce Kerem Doksat'ın yazısına atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Benim yazdıklarımı kimse ciddiye almaz :) o sebeple yine iktibas yaparak konuya tekrar değinmek istedim.
Mümtaz'er Türköne'nin "Mankurtlar: Küçük Türkiye Milliyetçiliği" kitabının çeşitli bölümlerinden kısa birkaç alıntı:
"Varoluşumuzun esaslarını kuşatan kavramlar ve tartışmalar, politikanın gündelik kutuplaşmalarına meze edilince göz gözü görmez oluyor. Eşyalar, düşünceler ve savunulan değerler yanlış yerlerde duruyor. Hem dem milletini sevmekten bahsedenler bu ülkenin altını oyuyor, hazinelerini çarçur ediyor. Vatan haini olarak yaftalananların ise neredeyse bütün hayatı, bu millete hizmet etmekle geçiyor. Şişmiş bir enaniyet duygusu ile ortalıkta dolaşıp, böbürlene böbürlene kendinden gayrıya düşman gözü ile bakanların bu ülkeye ve bu millete verdiği zararın hesabını görmemiz lazım. Bu özgüven yoksunu dar milliyetçilik “küçük Türkiye milliyetçiliği”. Bilinçsiz öfkeleri, dar düşünceleri ve hesapsız eylemleri ile Sevr (orijinal adıyla: Sevres) ile sınırlı daracık bir Türkiye’nin duvarlarını sanki marifetmiş gibi büyük bir ciddiyet ve hırsla yükseltiyorlar. Maalesef yaptıklarının neye hizmet ettiğinin farkında değiller.
Türkçe'ye vurulan darbeleri gördükçe yüreğim yanıyor. Hele de özellikle televizyon ekranlarında yapılan hatalı vurgular, gençlerin konuşurken "e" sesini "ea" gibi çıkarmalar, filan... Bu hususta daha önce Kerem Doksat'ın yazısına atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Benim yazdıklarımı kimse ciddiye almaz :) o sebeple yine iktibas yaparak konuya tekrar değinmek istedim.
Mümtaz'er Türköne'nin "Mankurtlar: Küçük Türkiye Milliyetçiliği" kitabının çeşitli bölümlerinden kısa birkaç alıntı:
"Varoluşumuzun esaslarını kuşatan kavramlar ve tartışmalar, politikanın gündelik kutuplaşmalarına meze edilince göz gözü görmez oluyor. Eşyalar, düşünceler ve savunulan değerler yanlış yerlerde duruyor. Hem dem milletini sevmekten bahsedenler bu ülkenin altını oyuyor, hazinelerini çarçur ediyor. Vatan haini olarak yaftalananların ise neredeyse bütün hayatı, bu millete hizmet etmekle geçiyor. Şişmiş bir enaniyet duygusu ile ortalıkta dolaşıp, böbürlene böbürlene kendinden gayrıya düşman gözü ile bakanların bu ülkeye ve bu millete verdiği zararın hesabını görmemiz lazım. Bu özgüven yoksunu dar milliyetçilik “küçük Türkiye milliyetçiliği”. Bilinçsiz öfkeleri, dar düşünceleri ve hesapsız eylemleri ile Sevr (orijinal adıyla: Sevres) ile sınırlı daracık bir Türkiye’nin duvarlarını sanki marifetmiş gibi büyük bir ciddiyet ve hırsla yükseltiyorlar. Maalesef yaptıklarının neye hizmet ettiğinin farkında değiller.
…
Dil, düşüncenin evidir. Türkçe bizim evimiz,
yurdumuz, onurumuz. Üstelik resmî dilimiz. Peki neden Kürtçenin özgürce
öğretilmesini temel düstur edinen Özgür Gündem’in Türkçesi,
Pazar, Ocak 01, 2012
Artık Gitmek İstiyorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Steven Spielberg Sineması
Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...
-
Arabayı kaldırıma yanaştırdı, durdu. Önünde park ettiği manav “aracı çekmesini” söyledi. Akşam saatlerinde Harbiye’de trafik yoğun old...
-
Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...
-
Günümüz Hıristiyanlarının gerçekten “neye” inandıklarını bilmedikleri ortada… Ancak inanç öyle bir şeydir ki, insanlar “doğruları” öğr...






