İslam Gemici
Son bir haftada seyrettiğim filmlerin hepsindeki polis dedektifleri alkolik olunca, manzaraya biraz uzaktan baktım da dünyanın geleceği konusunda büyük yeise kapıldım. Güya kötü insanlarla ve kötülüklerle mücadele etmekle vazifeli olan polislerin kendileri pisliğe bulaşmış, hatta bataklığın dibine vurmuş durumda olurlarsa, onlardan hizmet bekleyen sıradan insanlar kime güvenip, kimden yardım istesinler? Ülkemizde vaziyetin böyle olmadığını düşünüp rahat bir nefes alsam da, bizim de "vatana ihanet içinde beyni uyuşmuş polislerimiz" olduğunu hatırlayınca, keder bulutlarının fazlalaştığını hissettim.
Sarhoş ilk dedektif, tahmin etmesi biraz zor ama Müslüman bir ülke olan Mısır'dan arz-ı endâm eyledi. 2017 yapımı "The Nile Hilton Incident - Kahire Sırları"nı seyretmeye başlarken, gerek hadise gerekse de karakter olarak karşıma böylesine ilginç bir film çıkacağını pek düşünmemiştim. Kahire'deki Hilton Oteli'nde bir fahişe öldürülür. Cinayeti soruşturması için bir komiser (Faris Faris) görevlendirilir. Maktulün sevgilisinin çok zengin ve ünlü bir işadamı olması hasebiyle cinayet hasıraltı edilir. Komiser ağzından sigara düşmeyen, karısı öldüğü için içkinin ve depresyonun dibine vurmuş bir adam. Suç mahallindeki paraları cebe indiriyor. Bunu da hasta olan babasını tedavi ettirmek için yapıyor. Velhâsıl, filmin arka planında bize "Arap Baharı" diye yutturulan provokatif halk hareketi de unutulmamış. Filmin yapımcıları Avrupa ülkeleri (Danimarka, Almanya ve İsveç) olduğu için, Mısır'daki ezilen halkın isyanına eleştirel bir bakış da mevzubahis. Çünkü artık herkesin malumu ki, Arap Baharı'nın organizatörü ABD imiş. Trump'ın başkan olmasından sonra Avrupa ile ABD'nin arası açıldığı için, senarist ve yönetmen Tarık Salih de "vurun abalıya" yapmış... Film bittiğinde de sigaradan tiksinti duyar hale gelmiştim.
İkinci film "The Ballad of Lefty Brown - Lefty Brown'ın Türküsü" ise, ABD'nin Montana eyaletinde geçiyordu. Eyalet Senatörü Edward Johnson (Peter Fonda) öldürülünce, katilleri bulmak için maktulün sadık adamı Lefty Brown (Bill Pullman) yola düşer. Yanında da genç bir kovboy özentisi ile (yine) karısı öldüğü için alkolik olan polis şefi (marşal) Tom var. Filmin en kritik noktalarında bu sarhoş Tom yüzünden olaylar alt üst oluyor. Filmin senaristi ve yönetmeni Jared Moshe tam dayaklık bir adam. Filmi yaparken (sanki) "ben seyirciyi nasıl çıldırtırım, öfkeden kudurturum?" diye düşünerek hareket etmiş. Kısacası filmi size tavsiye etmiyorum ama sarhoş bir marşal yüzünden filmdeki hadiselerin nasıl da değişik mecraya sürüklendiğinden bahsetmek istedim.
Amerika kıtasına gitmişken orada biraz daha durayım. Sarhoşlar ülkesi desek hiç de haksız olmayacağımız Amerika kıtası kuzeyinden güneyine kadar içki ve uyuşturucu canavarlarının pençesinde inim inim inliyor. Sözümona "kötü alışkanlıklarla mücadele eden" polisler ise, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının baş aktörleri durumundalar. Vaziyet o kadar berbat duruma gelmiş ki, bu durum sinema sanatının ürünlerine de yansıyor. Bir başka Amerikan filmi "A Walk Among The Tombstones - Mezar Taşları Arasında Yürüyüş" (bizim sinemacılar ise bu filme "Kanunun Ötesinde" ismini layık görmüşler. Kaçıncı "Kanunun Ötesinde" bu, diye soran yok tabii ki)... 2014 yapımı filmde (yine karısı ölmüş) polis dedektifi alkolik Matt Scudder (Liam Neeson) üç tane soyguncu katili kovalarken, kazayla küçük bir kız çocuğunu öldürür. Devamında ABD'deki toplumsal çürümeyi izleyip durdum.
Amerika'dan vereceğim son örnek (bitmez ya) 2017 yapımı "Bir Dolar - One Buck" filmi. Fransa doğumlu Fabien Dufils yazmış ve yönetmiş. Filmin yapımcıları da Müslüman isimli iki kişi. Dünyada bütün meseleler bitmiş gibi, Fransa çıkışlı bu üç sinemacı gidip ABD'nin toplumsal hadiselerine bakan ve ortalamanın da altında bir film yapmışlar. Soyadları Abdallah olan o iki film yapımcısına "kardeş, sen bu filme harcayıp da sokağa attığın parayı garibanların faydasına olacak bir işte kullansana" denilse, söyleyeni sanat düşmanı ilan ederler. İşte size rezil bir dünya... Bu filmde de Louisiana eyaletinde küçük bir kasabada işlenen kadın cinayetlerini soruşturan kişi (yine karısı öldürülmüş) alkolik bir dedektif var. Filmde enteresan gelen tek bir replik oldu:
Çocuk, annesine soruyor. "Anne, parayı Tanrı mı icat etti ki, üzerinde 'Tanrı'ya Güveniyoruz' yazılı?" Hani ABD Doları'nın üzerinde "in god we trust" yazılı ya, çocuk bu nedenle sual ediyor. Sonra çocuk 1 Dolar'ın üzerine keçeli kalemle beş köşeli bir yıldız çizerek, alkolik dedektif olan dayısına veriyor. "Al, bu para seni korur, çünkü üstünde Tanrı'ya güveniyoruz yazıyor" diyor. Sonra o 1 Dolar ile beraber biz de katilin yakalanması için yaşananları takip ediyoruz. Yönetmen Dufils, kendince, farklı bir bakış açısıyla film yapmak istemiş ama becerebildiğini söyleyemem. Hele de sıradan insanların yaşantılarını gördükçe midem bulandı. Babasız çocuklar, önüne gelenle birlikte olan kadınlar, durmadan içip sarhoş olan erkekler, uyuşturucu müptelası ve rüşvetçi polisler vs.
Son sarhoş dedektifimiz Avrupa'nın kuzeyinden... Norveç'in başkenti Oslo'da görevli cinayet masası dedektifimiz Harry Hole da (Michael Fassbender) zilzurna sarhoşlar kervanından biri... Bugünlerde sinemada seyretme şansını bulabileceğiniz film, Norveçli yazar Jo Nesbo'nun aynı isimli Snomannen (Kardan Adam) romanından... Yazının devamı için: https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/sarhos-dedektifler_265
***********************
Когда я начал смотреть "The Nile Hilton Incident - Cairo Secrets"2017 года, я не думал, что это будет такой интересный фильм, который я встречаю как хадис, так и персонаж. Проститутка убита в отеле Hilton в Каире. Комиссар (Фарис Фарис) назначается для расследования убийства. Любовник жертвы-очень богатый и известный бизнесмен. Лейтенант, человек, который не выпил сигареты из ее рта, выпил из-за смерти ее жены и ударил ее по дну депрессии. Он кладет деньги на место преступления в карман. Он делает это, чтобы вылечить своего больного отца. На фоне фильма "Арабская весна" нам не забыли провоцирующее народное движение, которое проглотилось. Поскольку создатели фильма являются европейскими странами (Дания, Германия и Швеция), критический взгляд на восстание угнетенных людей в Египте также является предметом. Потому что теперь все знают, что это был американский организатор Арабской весны. Поскольку Трамп открылся между Европой и США после того, как он был президентом, сценарист и режиссер Тарик Салих также "ударил абалию"... И когда фильм закончился, я почувствовал отвращение от курения.
Второй фильм "Баллада о Лефти Браун - песня Лефти Брауна" был выпущен в штате Монтана США. Когда сенатор штата Эдвард Джонсон (Питер Фонда) убит, верный человек жертвы Лефти Браун (Билл Пулман) отправляется, чтобы найти убийц. Кроме того, у него есть начальник полиции (маршал) том, который был алкоголиком, потому что его жена умерла (опять же) с молодым ковбоем. Из-за этого пьяного Тома в самых критических точках фильма события происходят в верхней части.
*
As I was starting to watch the Nile Hilton Incident - Cairo secrets, I didn't think there would be such an interesting film in my face, both as a man and as a character. A prostitute is killed at the Hilton Hotel in Cairo. He is charged with investigating the murder of a commissioner (Faris Faris). The victim's lover is a very rich and famous businessman, because of the murder is brought to bear. A man who doesn't smoke from the mouth of the Commissar, who got hit by booze and depression because his wife died. He's pocketing the money at the crime scene. He's doing this to get his sick father cured. In the background of the film, the provocative folk movement, which has been referred to as "Arab Spring", has also been forgotten. Because the producers of the film are European countries (Denmark, Germany and Sweden), there is a critical view of the oppressed people's revolt in Egypt. Because everyone knows that the United States is the organizer of the Arab Spring. Since Trump became president, it was opened between Europe and the United States, and the script writer and director Tariq Salih did "shoot abalibe"... When the film was finished, I was disgusted by smoking.
The second film, "The Ballad Of Lefty Brown - Lefty Brown", was in the state of Montana, USA. When the State Senator Edward Johnson (Peter Fonda) was killed, Lefty Brown (Bill Pullman), the loyal man of the victim, set off to find the killers. Konu: a young man with a job as an actor in a leading role falls in love with his wife. At the most critical points in the film, this drunken Tom is making things worse.
*
Cuando estaba empezando a ver el Incidente del Nilo Hilton-Cairo secrets, no pensé que habría una película tan interesante en mi cara, tanto como un hombre como un personaje. Una prostituta es asesinada En el hotel Hilton en el Cairo. Está acusado de investigar el asesinato de un Comisionado (Faris Faris). El amante de la víctima es un hombre de negocios muy rico y famoso, porque el asesinato es llevado a cabo. Un hombre que no Fuma de la boca del comisario, que fue golpeado por el alcohol y la depresión porque su esposa murió. Está guardando el dinero en la escena del crimen. Está haciendo esto para que su padre enfermo se Cure. En el fondo de la película, también se ha olvidado el provocativo movimiento popular, al que se ha llamado "Primavera árabe". Debido a que los productores de la película son países europeos (Dinamarca, Alemania y Suecia), hay una visión crítica de la revuelta del pueblo de intestino en Egipto. Porque todo el mundo sabe que Estados Unidos es el organizador de la Primavera árabe. Desde que Trump se convirtió en presidente, se abrió entre Europa y los Estados Unidos, y el guionista y director Tariq Salih hizo"shoot abalibe"... Cuando la película se terminó, estaba disgustado por el tabaco.
La segunda película, "the Ballad Of Lefty Brown - Lefty Brown", fue en el estado de Montana, Estados Unidos. Cuando el senador estatal Edward Johnson (Peter Fonda) fue asesinado, Lefty Brown (Bill Pullman), el hombre leal de la víctima, partió para encontrar a los asesinos. Konu: un joven con un trabajo como actor en un papel protagonista se enamora de su esposa. En los momentos más críticos de la película, este Tom borracho está empeorando las cosas.
*
Als ich anfing, den Nile - Hilton-Vorfall zu sehen-Cairo secrets, dachte ich nicht, dass es einen so interessanten film in meinem Gesicht geben würde, sowohl als Mann als auch als Charakter. Eine Prostituierte wird im Hilton Hotel in Kairo getötet. Er wird beschuldigt, den Mord an einem Kommissar (Faris Faris) untersucht zu haben. Der Liebhaber des Opfers ist ein sehr reicher und berühmter Geschäftsmann, weil der Mord zum tragen gebracht wird. Ein Mann, der nicht aus dem Mund des Kommissars Raucht, der von Alkohol und Depressionen getroffen wurde, weil seine Frau starb. Er steckt das Geld am Tatort ein. Er tut das, um seinen Kranken Vater zu heilen. Im hintergrund des Films ist auch die provokative Volksbewegung, die als "Arabischer Frühling" bezeichnet wird, vergessen. Da die Produzenten des Films Europäische Länder sind (Dänemark, Deutschland und Schweden), gibt es eine kritische Sicht auf die unterdrückte volksrevolte in ägypten. Denn jeder weiß, dass die USA der Organisator des arabischen Frühlings sind. Seit Trump Präsident wurde, wurde es zwischen Europa und den Vereinigten Staaten geöffnet, und der Drehbuchautor und Regisseur Tariq Salih Tat "shoot abalibe"... Als der film fertig war, war ich vom Rauchen angewidert.
Der zweite film, "the Ballad Of Lefty Brown-Lefty Brown", war im Bundesstaat Montana, USA. Als der Staatssenator Edward Johnson (Peter Fonda) getötet wurde, machte sich Lefty Brown (Bill Pullman), der treue Mann des Opfers, auf den Weg, um die Mörder zu finden. Konu: ein junger Mann mit einem job als Schauspieler in einer Hauptrolle verliebt sich in seine Frau. An den kritischsten stellen im film macht dieser betrunkene Tom die Sache noch schlimmer.
geride hoş bir sadâ kalsın... çünkü, bir gün uzak denizlere yelken açacağım ve beni bir daha göremeyeceksiniz. bu yazdıklarım da, internet âleminin derinliklerinde kaybolup gidecek. çünkü, sanal âlemin en önemli özelliği "güncellemek" üzerine bina edilmiş... eh, ben de uzak denizlere gidince, bu "kendi halindeki gariban" siteyi kim güncelleyecek? kimse... ve mezartaşım yağmurlar, rüzgârlar altında aşınırken, bu site ve içindekiler de okyanusun karanlık sularında kaybolacak.
Salı, Mayıs 21, 2019
Toplum İçin Kültür
İslam Gemici - Serbest Gazeteci
Kitap vardır, vakit geçirmek için okunur.
Kitap vardır, eğlenmek için okunur.
Kitap vardır, eleştirmek için okunur.
Kitap vardır, bilgi sahibi olmak için okunur.
Bu listeyi daha epey uzatabiliriz. Bazı kitaplar da vardır ki, okuması ağırdır, her bir satırında uzun uzun düşünmek mecburiyetinde kalınır, hatta bir elde kalem önemli görülen kelimelerin, cümlelerin altı çizilir, sayfanın kenarına "derkenar" mahiyetinde notlar alınır, ki, gün gelip de yeniden okunduğunda dikkat edilecek olan hususlar hemen göze çarpsın...
Milay Köktürk'ün Eleştirel Yazılar serisinin 3. kitabı olarak Ötüken Yayınları'ndan çıkan "Toplum ve Kültür" adlı eseri de bahsettiğim nitelikte olanlardan biri çıktı. Açıkçası bu kadar çok beğeneceğimi pek tahmin etmemiştim. Genellikle akademisyenlerin yazdığı kitaplara –haklı olarak- önyargıyla bakarım. Çünkü akademisyenlerin umumiyetle "anlaşılmak" gibi bir kaygıları yoktur, onların "ben yazdım, isteyen anlar, istemeyene güle güle" tarzında bir duruşları vardır. Milay Köktürk'ün de bir profesör olduğunu görünce, doğrusunu söylemek gerekirse "hemen şöyle bir bakıp geçerim" diye düşünmüştüm ama daha ilk sayfadan itibaren böyle olmadığını anladım.
Kitabın "Sunuş" yazısı, yazarın hayatı nasıl algıladığına, olaylara nasıl baktığına, dil ve üslûp konusundaki hassasiyetine dair açıklamalarla başlıyor ki, bu duyarlı tavır bile Milay Köktürk'ün yazdıklarını daha dikkatle okumamı sağladı. Çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılarını kitaplarda yeniden niçin topladığına dair rahmetli Cemil Meriç'ten verdiği örnekler ve devamında "eleştiri" kavramının ne olduğunu genelgeçer birşey değil de, felsefî olarak nasıl algıladığını izah etmesi güzel olmuş. Eleştirinin hep olumsuz yanıyla ele alındığını, aslında bunun böyle olmaması gerektiğinden hareketle, "eleştirel bakış"ın sırf değer biçme üzerine kurulu olmadığını anlatarak, bu husustaki entellektüel duruşun nasıl olması lazım geldiğinden bahsetmesi, yazarın entellektüel derinliğini göstermesi bakımından kıymet arzetmektedir. Köktürk "özellikle çok boyutlu, karmaşık veya tartışmalı olguların, bu anlamda eleştirel bakışa konu edilmesi gerekir" derken, kitabın ilerleyen sayfalarında okuyucuya bir denizin kıyısında olduğunu ve şayet yine okuyucu istiyorsa, bu denizin derinliklerinde birlikte seyahat edeceklerinin sinyallerini veriyor.
Devamında da Milay Köktürk "bu yazılar, geçmişin ideolojik çağlarında yaşayanlar yahut ideolojik olarak bilinçlenmek isteyenler için yazılmamıştır. İdeolojik zihinlerin buradaki çözümlemelere zaten ihtiyacı yoktur. Onlar kendi ideolojilerinin kutsal kaynaklarıyla yetinmelidirler. Bu yazılar siyasal ve sosyal sorunlara kolay çözüm ve hazır reçete arayanlar için de değildir. Onlar insan temelli olguların doğal olgular gibi tek boyutlu olmadığını, onları anlama ve onlara ilişkin doğru yargılarda bulunma işinin uzun soluklu bir gayret ve yoğun düşünsel çaba gerektirdiğini hesaba katmazlar" derken, isabetli bir teşhis de yapmış oluyor.
Kitabın yazılmasındaki birinci amacın zihinleri muhakemeye sevk ve dâvet etmek, diğer gayesinin de tarihe not düşmek olduğunu söyledikten sonra, Prof. Dr. Milay Köktürk "Özgürlük ve Kültür" adlı makalesiyle zihin dünyamızın derinlerine hitap etmeye başlıyor. Özgürlük ve birey kavramlarını izah ettikten sonra, "özgürlük bilincinin oluşması tek başına, soyut bir zeminde gerçekleşmez" diyerek bunun sebeplerini anlatıyor. Düşünce özgürlüğü, bireyin ve kültürün gelişmesi ara başlıklarıyla süren makale, kültür üzerine yazdıklarıyla bir başka boyuta geçiyor.
Kültür ile alakalı bir makalesinde "gelenek, ortak ruhun tarihsel süreçteki seyahatidir" diye formüle eden yazar, kitabın ortalarındaki peşpeşe iki yazısında "gelenek" konusunu tafsilatlı şekilde anlatıyor. Geleneğin korunması için çaba sarfederken düşülen yanlışlardan nasıl uzak durulması lazım geldiğini izah ettikten sonra, yazar, gelenek askıya alındığında ise, maruz kalınacak tehlikelere dikkat çekiyor.
Kitabın "Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük" bölümünü okurken, zihin dünyamızın açılıp genişlediğinin farkına varıyoruz. Dinin neden gerekli olduğunu, dinle ilgili bazı konularda aşırıya kaçan tenkitlerin maksadı dışına çıkarılarak, yanlış yollara sürüklediğinden bahisle "İman ve Özgürlük" başlığı altında... (Yazının devamı için:)
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/toplum-icin-kultur_264
Kitap vardır, vakit geçirmek için okunur.
Kitap vardır, eğlenmek için okunur.
Kitap vardır, eleştirmek için okunur.
Kitap vardır, bilgi sahibi olmak için okunur.
Bu listeyi daha epey uzatabiliriz. Bazı kitaplar da vardır ki, okuması ağırdır, her bir satırında uzun uzun düşünmek mecburiyetinde kalınır, hatta bir elde kalem önemli görülen kelimelerin, cümlelerin altı çizilir, sayfanın kenarına "derkenar" mahiyetinde notlar alınır, ki, gün gelip de yeniden okunduğunda dikkat edilecek olan hususlar hemen göze çarpsın...
Milay Köktürk'ün Eleştirel Yazılar serisinin 3. kitabı olarak Ötüken Yayınları'ndan çıkan "Toplum ve Kültür" adlı eseri de bahsettiğim nitelikte olanlardan biri çıktı. Açıkçası bu kadar çok beğeneceğimi pek tahmin etmemiştim. Genellikle akademisyenlerin yazdığı kitaplara –haklı olarak- önyargıyla bakarım. Çünkü akademisyenlerin umumiyetle "anlaşılmak" gibi bir kaygıları yoktur, onların "ben yazdım, isteyen anlar, istemeyene güle güle" tarzında bir duruşları vardır. Milay Köktürk'ün de bir profesör olduğunu görünce, doğrusunu söylemek gerekirse "hemen şöyle bir bakıp geçerim" diye düşünmüştüm ama daha ilk sayfadan itibaren böyle olmadığını anladım.
Kitabın "Sunuş" yazısı, yazarın hayatı nasıl algıladığına, olaylara nasıl baktığına, dil ve üslûp konusundaki hassasiyetine dair açıklamalarla başlıyor ki, bu duyarlı tavır bile Milay Köktürk'ün yazdıklarını daha dikkatle okumamı sağladı. Çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılarını kitaplarda yeniden niçin topladığına dair rahmetli Cemil Meriç'ten verdiği örnekler ve devamında "eleştiri" kavramının ne olduğunu genelgeçer birşey değil de, felsefî olarak nasıl algıladığını izah etmesi güzel olmuş. Eleştirinin hep olumsuz yanıyla ele alındığını, aslında bunun böyle olmaması gerektiğinden hareketle, "eleştirel bakış"ın sırf değer biçme üzerine kurulu olmadığını anlatarak, bu husustaki entellektüel duruşun nasıl olması lazım geldiğinden bahsetmesi, yazarın entellektüel derinliğini göstermesi bakımından kıymet arzetmektedir. Köktürk "özellikle çok boyutlu, karmaşık veya tartışmalı olguların, bu anlamda eleştirel bakışa konu edilmesi gerekir" derken, kitabın ilerleyen sayfalarında okuyucuya bir denizin kıyısında olduğunu ve şayet yine okuyucu istiyorsa, bu denizin derinliklerinde birlikte seyahat edeceklerinin sinyallerini veriyor.
Devamında da Milay Köktürk "bu yazılar, geçmişin ideolojik çağlarında yaşayanlar yahut ideolojik olarak bilinçlenmek isteyenler için yazılmamıştır. İdeolojik zihinlerin buradaki çözümlemelere zaten ihtiyacı yoktur. Onlar kendi ideolojilerinin kutsal kaynaklarıyla yetinmelidirler. Bu yazılar siyasal ve sosyal sorunlara kolay çözüm ve hazır reçete arayanlar için de değildir. Onlar insan temelli olguların doğal olgular gibi tek boyutlu olmadığını, onları anlama ve onlara ilişkin doğru yargılarda bulunma işinin uzun soluklu bir gayret ve yoğun düşünsel çaba gerektirdiğini hesaba katmazlar" derken, isabetli bir teşhis de yapmış oluyor.
Kitabın yazılmasındaki birinci amacın zihinleri muhakemeye sevk ve dâvet etmek, diğer gayesinin de tarihe not düşmek olduğunu söyledikten sonra, Prof. Dr. Milay Köktürk "Özgürlük ve Kültür" adlı makalesiyle zihin dünyamızın derinlerine hitap etmeye başlıyor. Özgürlük ve birey kavramlarını izah ettikten sonra, "özgürlük bilincinin oluşması tek başına, soyut bir zeminde gerçekleşmez" diyerek bunun sebeplerini anlatıyor. Düşünce özgürlüğü, bireyin ve kültürün gelişmesi ara başlıklarıyla süren makale, kültür üzerine yazdıklarıyla bir başka boyuta geçiyor.
Kültür ile alakalı bir makalesinde "gelenek, ortak ruhun tarihsel süreçteki seyahatidir" diye formüle eden yazar, kitabın ortalarındaki peşpeşe iki yazısında "gelenek" konusunu tafsilatlı şekilde anlatıyor. Geleneğin korunması için çaba sarfederken düşülen yanlışlardan nasıl uzak durulması lazım geldiğini izah ettikten sonra, yazar, gelenek askıya alındığında ise, maruz kalınacak tehlikelere dikkat çekiyor.
Kitabın "Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük" bölümünü okurken, zihin dünyamızın açılıp genişlediğinin farkına varıyoruz. Dinin neden gerekli olduğunu, dinle ilgili bazı konularda aşırıya kaçan tenkitlerin maksadı dışına çıkarılarak, yanlış yollara sürüklediğinden bahisle "İman ve Özgürlük" başlığı altında... (Yazının devamı için:)
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/toplum-icin-kultur_264
Pazartesi, Mayıs 20, 2019
Dan Brown'un "Başlangıç" Romanı ve Pagan Katolikler
İslam Gemici
Dan Brown, her ne kadar popüler bir yazar olsa da, ele aldığı konular ve bu konuları ifade ediş tarzından dolayı -iddialı şekilde söyleyeyim- insanlık için bir şanstır. Çünkü gerek "Dijital Kale" romanında gerekse de sonrasında "Da Vinci Şifresi - Da Vinci Code" ile başlayıp seri haline getirdiği Robert Langdon kitaplarıyla Batı Dünyası'nda kimsenin cesaret edemeyeceği hususlara -deyim yerindeyse- burnunu sokuyor. Meşhur yazarlardan hiç kimse bugüne kadar bu konuları böylesine eşelememişti veya unutkanlığımı mazur görün, ben hatırlamıyorum.
Netâmeli mevzularda eser vermek her yazarın arzusudur, çünkü bu tür kitaplar kısa zamanda revaç bulur, çok satanlar listesinde başa güreşir, basın dünyasının yazılı - görsel - işitsel organlarında popüler hale gelir ve yayınevi ile yazarına çok para kazandırır. İşte bu sebeplerden ötürü Dan Brown benzeri yazarlar pek çok memlekette çıkar ancak bu yazarların pek azı onun gibi bir şansa sahip olabilirler. Hayat dalgaları işte... Kimisini alır zirveye taşır ve sahile ulaştırır, kimini de savurup denizin dibine batırır.
Dan Brown denilince, hayalimde "elinde bir balta, kocaman yaşlı bir ağacın gövdesine vuran adam" canlanıyor. Bence yaşlı koca ağaç Katolik Hıristiyanlık, baltalı adam da Dan Brown isimli meşhur yazar... Dijital Kale romanını okuduktan sonra beni ortalama üç ay kadar internete ve bilgisayara mesafeli durmaya mecbur bırakan adam Dan Brown, daha sonra yazdığı Robert Langdon romanlarıyla -çok iyi tanıdığını düşündüğüm- Katolikliğe vurdukça ses geliyor, Katolik Hıristiyanlığın tarihini, Vatikan’ın çevirdiği dolapları, inanç sisteminin telaffuz edilmeyen tehlikeli yönlerini kamuoyunun önüne seriyor. Bunu roman üslubuyla yaptığı ve "sanat" gibi önemli bir silahı kullandığı için de kimse sesini çıkarmıyor. Dan Brown'ın bu yönünü takdir ediyorum. Onu sıradan bir yazar olmanın dışına çıkaran en önemli niteliği -bence- bu. Başkalarına göre öyle olmayabilir.
Mesela, Başlangıç romanının ikinci en mühim kahramanı Edmond Kirsch, kitabın Türkçe baskısının 97. sayfasında başladığı sunumunun ortalarına doğru, tam da 100. sayfada -benim için can alıcı bir konu olan- orijinal Hıristiyanlığın paganizm ile harmanlanmasından bahsederken şöyle der: "Zeus, tanrıların tanrısı. Pagan ilahları arasında en korkulanı ve saygı duyulanı. Zeus, yok oluşuna karşı tanrıların hepsinden daha fazla direnç gösterdi. Tıpkı yerine geçtiği eski tanrılar gibi, ışığının söndürülmesine hiddetlenip yok edilişine karşı vahşi bir savaş başlattı. Zeus'un müritleri (bağlıları) tanrılarını bırakmamak için öylesine direndiler ki, Hıristiyanlığın, Tanrı'nın yeni yüzüne onunkini uyarlamaktan başka çaresi kalmadı." Bu sözlerin ardından ekrandaki sakallı Zeus görüntüsü, kendisine çok benzeyen sakallı başka bir yüzün freskine; Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavanına yaptığı Âdem'in Yaratılışı panosundaki Hıristiyan Tanrısı'nın yüzüne dönmüştü.
Günümüz Hıristiyanlarının ve özellikle de Katolik din adamlarının bir türlü kabullenmediği, İsa aleyhisselamın tebliğ ettiği Hanif dinin kısa süre içinde bozularak, pagan inanışıyla karıştırılıp, ortaya Yunanca "mesih" kelimesinin karşılığı olan "hıristos" sözcüğüyle şekillenerek çıkarılan ve papazlar tarafından asırlar boyunca insanlara zulüm, eziyet, sömürü vasıtası olarak kullanılan muharref Hıristiyanlık, Zeus ve bağlılarının ürünüdür. Bu gerçeği...
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/baslangictan-zeuslu-katoliklige-uzanan-yol_262
******************
When Dan Brown is called, my dream comes true, "the man who hit an ax in his hand, the body of a huge old tree." I think the Old Big Tree is Catholic Christianity, and the man with the axe is the famous writer, Dan Brown... Dan Brown, who forced me to stay on the internet and computer for an average of three months after reading the digital Castle novel, then sounds as if I think he knew the novels of Robert Langdon-the Catholicism he wrote, reveals the history of Catholic Christianity, the closets of the Vatican, the unspeakable dangerous aspects of the religious system. And because he does this in his novel style and uses an important weapon like "art", nobody makes a sound. I appreciate that aspect of Dan Brown. The most important attribute that makes him out of being an ordinary writer-I think - is this. According to others may not be.
For example, Edmond Kirsch, the second most important hero of the beginning novel, was the 97th edition of the book in Turkish. right in the middle of his presentation that he started on his page, 100. "Zeus is God of the gods," he says, referring to the paganism of the original Christianity, which is a crucial subject for me. The most feared and respected among pagan gods. Zeus showed more resistance than any of the gods to his extinction. Like the ancient gods he replaced, he began a brutal war against the destruction of his light. The disciples of Zeus resisted so that they could not leave their gods, that Christianity had no choice but to adapt his to the new face of God."After these words, the image of the bearded Zeus on the screen turned to the frescoes of another face with a beard that looked very similar to him; the Christian God on the creation panel of Adam, which Michelangelo made to the Sistine Chapel ceiling.
*
Когда Дэн Браун называется, моя мечта оживает: "топор в руке, человек, который стреляет в ствол огромного старого дерева". Я думаю, что старое большое дерево-католическое христианство, а человек с топором-известный писатель по имени Дэн Браун... После прочтения цифрового Романа замка человек, который заставил меня держаться подальше от интернета и компьютера в среднем в течение трех месяцев, Дэн Браун звучит так, как я думал, что он очень хорошо знаком с романами Роберта Лэнгдона, которые он написал позже, когда он попал в католицизм, рассказывая историю католического христианства, шкафы, которые Ватикан переворачивает, раскрывают опасные аспекты системы убеждений, которые не произносятся публично. Никто не слышит его, потому что он делает это с римским стилем и использует важное оружие, такое как "искусство". Я ценю этот аспект Дэн Браун. Его самый важный атрибут, который делает его вне того, чтобы быть обычным писателем,- я думаю, - это. Это может быть не по отношению к другим.
Например, второй главный герой стартового романа Эдмонд Кирш, 97 турецкого издания книги. прямо к середине презентации, которую он начал на своей странице, ровно 100. на странице -для меня это мучительная тема - когда речь идет о смешении оригинального христианства с язычеством, он говорит: "Зевс, бог богов. Самый страшный и уважаемый среди языческих богов. Зевс больше сопротивлялся исчезновению, чем все боги. Так же, как и древние боги, которые он заменил, он начал дикую войну против того, чтобы его свет был гаснут и уничтожен. Ученики Зевса были настолько упорно сопротивлялись не оставлять своих богов, что у христианства не было выбора, кроме как адаптировать его к новому лицу Бога."После этих слов изображение бородатого Зевса на экране freskine другого лица с бородой, которое очень похоже на него; он превратился в лицо христианского Бога на доске творения Адама, который сделал Микеланджело на потолке Сикстинской капеллы.
*
Cuando Dan Brown es llamado, mi sueño se hace realidad, " el hombre que golpeó un hacha en su mano, el cuerpo de un enorme árbol viejo."Creo que El viejo gran Árbol es el cristianismo católico, y el hombre con el hacha es el famoso escritor, Dan Brown... Dan Brown, que me obligó a permanecer en internet y en la computadora durante un promedio de tres meses después de Leer la novela Del castillo digital, entonces suena como si supiera las novelas de Robert Langdon-el catolicismo que escribió, revela la historia del cristianismo católico, los closets del Vaticano, los aspectos peligrosos incalificables del sistema religioso. Y porque lo hace en su estilo de novela y usa un arma importante como "arte", nadie hace un sonido. Aprecio ese aspecto de Dan Brown. El atributo más importante que lo hace de ser un escritor ordinario-creo-es éste. Según otros, puede que no.
Por ejemplo, Edmond Kirsch, el segundo héroe más importante de la novela inicial, fue la 97 ª edición del libro en turco. justo en el medio de su presentación, que comenzó en su página, 100. "Zeus es Dios de los dioses", dice, refiriéndose al paganismo del cristianismo original, que es un tema crucial para mí. Los más temidos y respetados entre los dioses paganos. Zeus mostró más resistencia que cualquiera de los dioses a su extinción. Como los antiguos dioses que reemplazó, comenzó una guerra brutal contra la destrucción de su luz. Los discípulos de Zeus resistieron para que no pudieran dejar a sus dioses, que el cristianismo no tuvo más remedio que adaptar el suyo a la nueva cara de Dios."Después de estas palabras, la imagen del barbudo Zeus en la pantalla se volvió hacia los frescos de otra cara con una barba que parecía muy similar a él; el Dios cristiano en el panel de la creación de Adán, que Miguel ángel hizo al techo de la Capilla Sixtina.
*
Quand Dan Brown est appelé, mon rêve se réalise, "l'homme qui a frappé une hache dans sa main, le corps d'un énorme arbre de l'âge."Je pense que le vieil arbre est le christianisme catholique, et L'homme à la hache est le célèbre écrivain, Dan Brown... Dan Brown, qui m'a forcé à rester sur l'Internet et l'ordinateur en moyenne trois mois après avoir lu le roman Digital Castle, sonne alors comme si je pensais qu'il connaissait les romans de Robert Langdon-le catholicisme qu'il a écrit, révèle l'histoire du christianisme catholique, les placards Du Vatican, les aspects dangereux innommables du système religieux. Et parce qu'il le fait dans son style roman et utilise une arme importante comme "art", personne ne fait un bruit. J'apprécie cet aspect de Dan Brown. L'attribut le plus important qui fait de lui un écrivain ordinaire-je pense - est celui-ci. Selon d'autres peuvent ne pas l'être.
Par exemple, Edmond Kirsch, le deuxième héros le plus important du roman de début, a été la 97e édition du livre en turc. au milieu de sa présentation qu'il a commencé sa page, 100. "Zeus est le Dieu des dieux", dit-il, se référant à l'paganisme du Christianisme originel, qui est un sujet crucial pour moi. Le plus craint et respecté parmi les dieux païens. Zeus résista plus que tous les dieux à son extinction. Comme les dieux antiques qu'il a remplacés, il a commencé une guerre brutale contre la destruction de sa lumière. Les disciples de Zeus ont résisté afin qu'ils ne pouvaient pas quitter leurs dieux, que le christianisme n'avait pas d'autre choix que d'adapter le sien au nouveau visage de Dieu."Après ces mots, L'image du Zeus barbu sur l'écran s'est tournée vers les fresques d'un autre visage avec une barbe qui lui ressemblait beaucoup; le Dieu chrétien sur le panneau de création D'Adam, que Michel-Ange a fait au plafond de la Chapelle Sixtine.
*
Als Dan Brown gerufen wird, wird mein Traum wahr: "der Mann, der eine Axt in seine hand schlug, der Körper eines riesigen alten Baumes."Ich denke, der Alte große Baum ist katholisches Christentum, und der Mann mit der Axt ist der berühmte Schriftsteller Dan Brown... Dan Brown, der mich gezwungen hat, für durchschnittlich drei Monate im internet und computer zu bleiben, nachdem er den digitalen Burgroman gelesen hat, klingt dann so, als ob er die Romane von Robert Langdon kannte-den Katholizismus, den er schrieb, enthüllt die Geschichte des katholischen Christentums, die Schränke des Vatikans, die unsäglichen gefährlichen Aspekte des religiösen Systems. Und weil er dies in seinem neuen Stil tut und eine wichtige Waffe wie "Kunst" verwendet, macht niemand einen Ton. Ich Schätze diesen Aspekt von Dan Brown. Das wichtigste Attribut, das ihn ausmacht, ein gewöhnlicher Schriftsteller zu sein-ich denke - ist das. Nach anderen kann nicht sein.
Zum Beispiel war Edmond Kirsch, der zweitwichtigste held des anfangsromans, die 97. mitten in seiner Präsentation, die er auf seiner Seite begann, 100. "Zeus ist Gott der Götter", sagt er und bezieht sich auf den Heidentum des ursprünglichen Christentums, das für mich ein entscheidendes Thema ist. Die meisten gefürchtet und respektiert unter heidnischen Göttern. Zeus zeigte mehr Widerstand als jeder der Götter gegen sein Aussterben. Wie die alten Götter, die er ersetzte, begann er einen brutalen Krieg gegen die Zerstörung seines Lichts. Die jünger von Zeus widerstanden, so dass Sie Ihre Götter nicht verlassen konnten, dass das Christentum keine andere Wahl hatte, als sein an das neue Antlitz Gottes anzupassen."Nach diesen Worten wandte sich das Bild des bärtigen Zeus auf dem Bildschirm an die Fresken eines anderen Gesichts mit einem BART, der ihm sehr ähnlich sah; der christliche Gott auf der schöpfungsplatte Adams, die Michelangelo an der Sixtinischen Kapellendecke machte.
Dan Brown, her ne kadar popüler bir yazar olsa da, ele aldığı konular ve bu konuları ifade ediş tarzından dolayı -iddialı şekilde söyleyeyim- insanlık için bir şanstır. Çünkü gerek "Dijital Kale" romanında gerekse de sonrasında "Da Vinci Şifresi - Da Vinci Code" ile başlayıp seri haline getirdiği Robert Langdon kitaplarıyla Batı Dünyası'nda kimsenin cesaret edemeyeceği hususlara -deyim yerindeyse- burnunu sokuyor. Meşhur yazarlardan hiç kimse bugüne kadar bu konuları böylesine eşelememişti veya unutkanlığımı mazur görün, ben hatırlamıyorum.
Netâmeli mevzularda eser vermek her yazarın arzusudur, çünkü bu tür kitaplar kısa zamanda revaç bulur, çok satanlar listesinde başa güreşir, basın dünyasının yazılı - görsel - işitsel organlarında popüler hale gelir ve yayınevi ile yazarına çok para kazandırır. İşte bu sebeplerden ötürü Dan Brown benzeri yazarlar pek çok memlekette çıkar ancak bu yazarların pek azı onun gibi bir şansa sahip olabilirler. Hayat dalgaları işte... Kimisini alır zirveye taşır ve sahile ulaştırır, kimini de savurup denizin dibine batırır.
Dan Brown denilince, hayalimde "elinde bir balta, kocaman yaşlı bir ağacın gövdesine vuran adam" canlanıyor. Bence yaşlı koca ağaç Katolik Hıristiyanlık, baltalı adam da Dan Brown isimli meşhur yazar... Dijital Kale romanını okuduktan sonra beni ortalama üç ay kadar internete ve bilgisayara mesafeli durmaya mecbur bırakan adam Dan Brown, daha sonra yazdığı Robert Langdon romanlarıyla -çok iyi tanıdığını düşündüğüm- Katolikliğe vurdukça ses geliyor, Katolik Hıristiyanlığın tarihini, Vatikan’ın çevirdiği dolapları, inanç sisteminin telaffuz edilmeyen tehlikeli yönlerini kamuoyunun önüne seriyor. Bunu roman üslubuyla yaptığı ve "sanat" gibi önemli bir silahı kullandığı için de kimse sesini çıkarmıyor. Dan Brown'ın bu yönünü takdir ediyorum. Onu sıradan bir yazar olmanın dışına çıkaran en önemli niteliği -bence- bu. Başkalarına göre öyle olmayabilir.
Mesela, Başlangıç romanının ikinci en mühim kahramanı Edmond Kirsch, kitabın Türkçe baskısının 97. sayfasında başladığı sunumunun ortalarına doğru, tam da 100. sayfada -benim için can alıcı bir konu olan- orijinal Hıristiyanlığın paganizm ile harmanlanmasından bahsederken şöyle der: "Zeus, tanrıların tanrısı. Pagan ilahları arasında en korkulanı ve saygı duyulanı. Zeus, yok oluşuna karşı tanrıların hepsinden daha fazla direnç gösterdi. Tıpkı yerine geçtiği eski tanrılar gibi, ışığının söndürülmesine hiddetlenip yok edilişine karşı vahşi bir savaş başlattı. Zeus'un müritleri (bağlıları) tanrılarını bırakmamak için öylesine direndiler ki, Hıristiyanlığın, Tanrı'nın yeni yüzüne onunkini uyarlamaktan başka çaresi kalmadı." Bu sözlerin ardından ekrandaki sakallı Zeus görüntüsü, kendisine çok benzeyen sakallı başka bir yüzün freskine; Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavanına yaptığı Âdem'in Yaratılışı panosundaki Hıristiyan Tanrısı'nın yüzüne dönmüştü.
Günümüz Hıristiyanlarının ve özellikle de Katolik din adamlarının bir türlü kabullenmediği, İsa aleyhisselamın tebliğ ettiği Hanif dinin kısa süre içinde bozularak, pagan inanışıyla karıştırılıp, ortaya Yunanca "mesih" kelimesinin karşılığı olan "hıristos" sözcüğüyle şekillenerek çıkarılan ve papazlar tarafından asırlar boyunca insanlara zulüm, eziyet, sömürü vasıtası olarak kullanılan muharref Hıristiyanlık, Zeus ve bağlılarının ürünüdür. Bu gerçeği...
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/baslangictan-zeuslu-katoliklige-uzanan-yol_262
******************
When Dan Brown is called, my dream comes true, "the man who hit an ax in his hand, the body of a huge old tree." I think the Old Big Tree is Catholic Christianity, and the man with the axe is the famous writer, Dan Brown... Dan Brown, who forced me to stay on the internet and computer for an average of three months after reading the digital Castle novel, then sounds as if I think he knew the novels of Robert Langdon-the Catholicism he wrote, reveals the history of Catholic Christianity, the closets of the Vatican, the unspeakable dangerous aspects of the religious system. And because he does this in his novel style and uses an important weapon like "art", nobody makes a sound. I appreciate that aspect of Dan Brown. The most important attribute that makes him out of being an ordinary writer-I think - is this. According to others may not be.
For example, Edmond Kirsch, the second most important hero of the beginning novel, was the 97th edition of the book in Turkish. right in the middle of his presentation that he started on his page, 100. "Zeus is God of the gods," he says, referring to the paganism of the original Christianity, which is a crucial subject for me. The most feared and respected among pagan gods. Zeus showed more resistance than any of the gods to his extinction. Like the ancient gods he replaced, he began a brutal war against the destruction of his light. The disciples of Zeus resisted so that they could not leave their gods, that Christianity had no choice but to adapt his to the new face of God."After these words, the image of the bearded Zeus on the screen turned to the frescoes of another face with a beard that looked very similar to him; the Christian God on the creation panel of Adam, which Michelangelo made to the Sistine Chapel ceiling.
*
Когда Дэн Браун называется, моя мечта оживает: "топор в руке, человек, который стреляет в ствол огромного старого дерева". Я думаю, что старое большое дерево-католическое христианство, а человек с топором-известный писатель по имени Дэн Браун... После прочтения цифрового Романа замка человек, который заставил меня держаться подальше от интернета и компьютера в среднем в течение трех месяцев, Дэн Браун звучит так, как я думал, что он очень хорошо знаком с романами Роберта Лэнгдона, которые он написал позже, когда он попал в католицизм, рассказывая историю католического христианства, шкафы, которые Ватикан переворачивает, раскрывают опасные аспекты системы убеждений, которые не произносятся публично. Никто не слышит его, потому что он делает это с римским стилем и использует важное оружие, такое как "искусство". Я ценю этот аспект Дэн Браун. Его самый важный атрибут, который делает его вне того, чтобы быть обычным писателем,- я думаю, - это. Это может быть не по отношению к другим.
Например, второй главный герой стартового романа Эдмонд Кирш, 97 турецкого издания книги. прямо к середине презентации, которую он начал на своей странице, ровно 100. на странице -для меня это мучительная тема - когда речь идет о смешении оригинального христианства с язычеством, он говорит: "Зевс, бог богов. Самый страшный и уважаемый среди языческих богов. Зевс больше сопротивлялся исчезновению, чем все боги. Так же, как и древние боги, которые он заменил, он начал дикую войну против того, чтобы его свет был гаснут и уничтожен. Ученики Зевса были настолько упорно сопротивлялись не оставлять своих богов, что у христианства не было выбора, кроме как адаптировать его к новому лицу Бога."После этих слов изображение бородатого Зевса на экране freskine другого лица с бородой, которое очень похоже на него; он превратился в лицо христианского Бога на доске творения Адама, который сделал Микеланджело на потолке Сикстинской капеллы.
*
Cuando Dan Brown es llamado, mi sueño se hace realidad, " el hombre que golpeó un hacha en su mano, el cuerpo de un enorme árbol viejo."Creo que El viejo gran Árbol es el cristianismo católico, y el hombre con el hacha es el famoso escritor, Dan Brown... Dan Brown, que me obligó a permanecer en internet y en la computadora durante un promedio de tres meses después de Leer la novela Del castillo digital, entonces suena como si supiera las novelas de Robert Langdon-el catolicismo que escribió, revela la historia del cristianismo católico, los closets del Vaticano, los aspectos peligrosos incalificables del sistema religioso. Y porque lo hace en su estilo de novela y usa un arma importante como "arte", nadie hace un sonido. Aprecio ese aspecto de Dan Brown. El atributo más importante que lo hace de ser un escritor ordinario-creo-es éste. Según otros, puede que no.
Por ejemplo, Edmond Kirsch, el segundo héroe más importante de la novela inicial, fue la 97 ª edición del libro en turco. justo en el medio de su presentación, que comenzó en su página, 100. "Zeus es Dios de los dioses", dice, refiriéndose al paganismo del cristianismo original, que es un tema crucial para mí. Los más temidos y respetados entre los dioses paganos. Zeus mostró más resistencia que cualquiera de los dioses a su extinción. Como los antiguos dioses que reemplazó, comenzó una guerra brutal contra la destrucción de su luz. Los discípulos de Zeus resistieron para que no pudieran dejar a sus dioses, que el cristianismo no tuvo más remedio que adaptar el suyo a la nueva cara de Dios."Después de estas palabras, la imagen del barbudo Zeus en la pantalla se volvió hacia los frescos de otra cara con una barba que parecía muy similar a él; el Dios cristiano en el panel de la creación de Adán, que Miguel ángel hizo al techo de la Capilla Sixtina.
*
Quand Dan Brown est appelé, mon rêve se réalise, "l'homme qui a frappé une hache dans sa main, le corps d'un énorme arbre de l'âge."Je pense que le vieil arbre est le christianisme catholique, et L'homme à la hache est le célèbre écrivain, Dan Brown... Dan Brown, qui m'a forcé à rester sur l'Internet et l'ordinateur en moyenne trois mois après avoir lu le roman Digital Castle, sonne alors comme si je pensais qu'il connaissait les romans de Robert Langdon-le catholicisme qu'il a écrit, révèle l'histoire du christianisme catholique, les placards Du Vatican, les aspects dangereux innommables du système religieux. Et parce qu'il le fait dans son style roman et utilise une arme importante comme "art", personne ne fait un bruit. J'apprécie cet aspect de Dan Brown. L'attribut le plus important qui fait de lui un écrivain ordinaire-je pense - est celui-ci. Selon d'autres peuvent ne pas l'être.
Par exemple, Edmond Kirsch, le deuxième héros le plus important du roman de début, a été la 97e édition du livre en turc. au milieu de sa présentation qu'il a commencé sa page, 100. "Zeus est le Dieu des dieux", dit-il, se référant à l'paganisme du Christianisme originel, qui est un sujet crucial pour moi. Le plus craint et respecté parmi les dieux païens. Zeus résista plus que tous les dieux à son extinction. Comme les dieux antiques qu'il a remplacés, il a commencé une guerre brutale contre la destruction de sa lumière. Les disciples de Zeus ont résisté afin qu'ils ne pouvaient pas quitter leurs dieux, que le christianisme n'avait pas d'autre choix que d'adapter le sien au nouveau visage de Dieu."Après ces mots, L'image du Zeus barbu sur l'écran s'est tournée vers les fresques d'un autre visage avec une barbe qui lui ressemblait beaucoup; le Dieu chrétien sur le panneau de création D'Adam, que Michel-Ange a fait au plafond de la Chapelle Sixtine.
*
Als Dan Brown gerufen wird, wird mein Traum wahr: "der Mann, der eine Axt in seine hand schlug, der Körper eines riesigen alten Baumes."Ich denke, der Alte große Baum ist katholisches Christentum, und der Mann mit der Axt ist der berühmte Schriftsteller Dan Brown... Dan Brown, der mich gezwungen hat, für durchschnittlich drei Monate im internet und computer zu bleiben, nachdem er den digitalen Burgroman gelesen hat, klingt dann so, als ob er die Romane von Robert Langdon kannte-den Katholizismus, den er schrieb, enthüllt die Geschichte des katholischen Christentums, die Schränke des Vatikans, die unsäglichen gefährlichen Aspekte des religiösen Systems. Und weil er dies in seinem neuen Stil tut und eine wichtige Waffe wie "Kunst" verwendet, macht niemand einen Ton. Ich Schätze diesen Aspekt von Dan Brown. Das wichtigste Attribut, das ihn ausmacht, ein gewöhnlicher Schriftsteller zu sein-ich denke - ist das. Nach anderen kann nicht sein.
Zum Beispiel war Edmond Kirsch, der zweitwichtigste held des anfangsromans, die 97. mitten in seiner Präsentation, die er auf seiner Seite begann, 100. "Zeus ist Gott der Götter", sagt er und bezieht sich auf den Heidentum des ursprünglichen Christentums, das für mich ein entscheidendes Thema ist. Die meisten gefürchtet und respektiert unter heidnischen Göttern. Zeus zeigte mehr Widerstand als jeder der Götter gegen sein Aussterben. Wie die alten Götter, die er ersetzte, begann er einen brutalen Krieg gegen die Zerstörung seines Lichts. Die jünger von Zeus widerstanden, so dass Sie Ihre Götter nicht verlassen konnten, dass das Christentum keine andere Wahl hatte, als sein an das neue Antlitz Gottes anzupassen."Nach diesen Worten wandte sich das Bild des bärtigen Zeus auf dem Bildschirm an die Fresken eines anderen Gesichts mit einem BART, der ihm sehr ähnlich sah; der christliche Gott auf der schöpfungsplatte Adams, die Michelangelo an der Sixtinischen Kapellendecke machte.
Açgözlülük Suça Sürükler, Sonrası Malûm
İslam Gemici
"ABD’de, daha doğru bir ifadeyle zengin-modern-batı toplumlarında hangi Tanrı’ya tapılır?" sorusuna 15 yaşının üzerindeki herhangi bir insanın vereceği cevap yüksek ihtimalle "para" olacaktır. Çünkü para, peşinden gücü ve iktidarı da sürükler. Güç ile iktidara sahip olan da "dokunulmaz" olur.
Oscar ödülü sahibi "Kuzuların Sessizliği"nin devamı niteliğindeki 2001 yılı yapımı "Hannibal", açgözlülük ve suç kavramlarının paralel olarak öne çıkarıldığı bir film. Thomas Harris’in romanından uyarlanan, senaryosunu David Mamet’in yazdığı, yönetmenliğini Ridley Scott’un yaptığı, başrollerinde efsane aktör Anthony Hopkins ile Gary Oldman ve Julianne Moore’un oynadığı Hannibal, ihtiras, açgözlülük, intikam ve suç kavramlarını derinliğine irdeliyor.
"Kuzuların Sessizliği" filminin sonunda hapisten kaçmayı başaran Doktor Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) İtalya’nın Floransa şehrine saklanmıştır ve ABD’ye geri dönmeye de niyeti yoktur. Ama cani doktor Hannibal’ın eski kurbanlarından olan Mason Verger adlı zengin ve nüfuzlu işadamı (Gary Oldman) intikam almaya kararlıydı. Verger, doktor Lecter'in hayatta gerçekten kıymet verdiği tek insan olan FBI ajanı Clarice Starling’i (Julianne Moore) kullanarak onu bulmaya ve intikam almaya kararlıydı. Daha önce en az 14 kişiyi öldürmüş olan seri katil doktor Lecter ise Floransa’da da rahat durmayarak cinayet işler.
Floransalı bir dedektif, doktor Lecter’ı tanıyınca, onu tutuklamak yerine, başına konulmuş olan 3 milyon dolarlık ödülü almak için illegal yollardan hareket eder. Çünkü polis, genç ve güzel karısına daha konforlu ve lüks bir hayat yaşatmak istemektedir. Doktor Lecter’ın peşine düşen İtalyan dedektif, kiminle karşıkarşıya olduğunun ve başına neler gelebileceğinden habersizdir.
İnsan benliğinin karanlık dehlizlerindeki ihtirasların su yüzüne çıkarıldığı film, "başarılı olmak için her şey mübahtır" önermesini taşıyor. Çünkü başarı, hemen peşinden zenginlik ve şöhreti getiriyor. Bunlar da iktidarı ve dokunulmazlığı sağlıyor. Dünyayı "cennet" yapmak isteyen bir zihniyetin çocuklarının bu şekilde düşünüyor olması da insanlığa "modern canavarlar" hediye ediyor. Gerek İtalyan dedektif, gerekse doktor Lecter ve FBI ajanı Starling’in tek düşünceleri vardır: Başarı!.. Herkesin başarı algısı farklı da olsa, sonuçta istek hep aynı… Masumiyet maskesinin ardında saklı olan canavar bir kere harekete geçmeye görsün. Böylece dizginlenemez arzularını tatmin etmek isteyen insan başarılı olmak için her çeşit suç işlemeyi de göze alıyor. Gözünü hırs bürüyen insana da toplumdaki yeri, kariyeri, ahlakî kurallar, kanunlar vız geliyor. Yeter ki, arzular doyuma ulaşsın ve başarılı olsun.
Hâlbuki başarı kavramının da derinlemesine analizi yapılmalıdır. Modern toplumlardaki "dünyada sadece başarılı insanların yaşamaya hakkı vardır" tezinin ne derece doğru olduğu tartışılmalıdır. Çünkü başarısız insanların da, başarılı olanlar kadar yaşamaya hakkı vardır. Gece olmadan gündüzün, yorulmadan dinlenmenin, savaş olmadan barışın kıymeti anlaşılabilir mi? Neden sadece başarılı ve zengin olanlara hayat hakkı tanınır da "sıradan" diyebileceğimiz kişiler aşağılanır? Kökleri derine giden bir zihniyetin ürünü olan bu düşünce, moderniteyi ve doyumsuzluğu ön plana çıkararak, insanları açgözlülük canavarının kollarına teslim ediyor.
Doktor Hannibal Lecter gibi azılı bir seri katili normal yollardan tutuklamak ve yargılanması için mahkemeye çıkarmak yerine, büyük ödülün hırsıyla peşine düşen İtalyan dedektif sonunda yanlış yaptığını anlayacaktır ama o sırada iş işten geçmiş olacaktır. Bu takip esnasında, seyirciler olarak biz; Floransa şehrinin caddelerini, sokaklarını, çarşılarını, tarihî mekânlarını ve saraylarını da görürüz. Bir şehrin veya ülkenin tanıtımı için bol fotoğraflı kitaplar bastırıp, yüksek rakamlı bütçelere tanıtım filmleri yaptırmak yerine kaliteli bir sinema eserinin fonu olarak değerlendirildiğinde, ne kadar etki yaptığının bir göstergesi de Hannibal filmidir. Filmi seyrederken hem "bir turist gözüyle Floransa’yı görmek" istiyoruz hem de o karanlık binalar, karanlık sokaklar bize insan benliğinin derinliklerini çağrıştırıyor. Yani Floransa şehri boşuna seçilmemiş. En azından belli bir maksada hizmet ediyor. Diğer...
Devamı için tıklayın.
"ABD’de, daha doğru bir ifadeyle zengin-modern-batı toplumlarında hangi Tanrı’ya tapılır?" sorusuna 15 yaşının üzerindeki herhangi bir insanın vereceği cevap yüksek ihtimalle "para" olacaktır. Çünkü para, peşinden gücü ve iktidarı da sürükler. Güç ile iktidara sahip olan da "dokunulmaz" olur.
Oscar ödülü sahibi "Kuzuların Sessizliği"nin devamı niteliğindeki 2001 yılı yapımı "Hannibal", açgözlülük ve suç kavramlarının paralel olarak öne çıkarıldığı bir film. Thomas Harris’in romanından uyarlanan, senaryosunu David Mamet’in yazdığı, yönetmenliğini Ridley Scott’un yaptığı, başrollerinde efsane aktör Anthony Hopkins ile Gary Oldman ve Julianne Moore’un oynadığı Hannibal, ihtiras, açgözlülük, intikam ve suç kavramlarını derinliğine irdeliyor.
"Kuzuların Sessizliği" filminin sonunda hapisten kaçmayı başaran Doktor Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) İtalya’nın Floransa şehrine saklanmıştır ve ABD’ye geri dönmeye de niyeti yoktur. Ama cani doktor Hannibal’ın eski kurbanlarından olan Mason Verger adlı zengin ve nüfuzlu işadamı (Gary Oldman) intikam almaya kararlıydı. Verger, doktor Lecter'in hayatta gerçekten kıymet verdiği tek insan olan FBI ajanı Clarice Starling’i (Julianne Moore) kullanarak onu bulmaya ve intikam almaya kararlıydı. Daha önce en az 14 kişiyi öldürmüş olan seri katil doktor Lecter ise Floransa’da da rahat durmayarak cinayet işler.
Floransalı bir dedektif, doktor Lecter’ı tanıyınca, onu tutuklamak yerine, başına konulmuş olan 3 milyon dolarlık ödülü almak için illegal yollardan hareket eder. Çünkü polis, genç ve güzel karısına daha konforlu ve lüks bir hayat yaşatmak istemektedir. Doktor Lecter’ın peşine düşen İtalyan dedektif, kiminle karşıkarşıya olduğunun ve başına neler gelebileceğinden habersizdir.
İnsan benliğinin karanlık dehlizlerindeki ihtirasların su yüzüne çıkarıldığı film, "başarılı olmak için her şey mübahtır" önermesini taşıyor. Çünkü başarı, hemen peşinden zenginlik ve şöhreti getiriyor. Bunlar da iktidarı ve dokunulmazlığı sağlıyor. Dünyayı "cennet" yapmak isteyen bir zihniyetin çocuklarının bu şekilde düşünüyor olması da insanlığa "modern canavarlar" hediye ediyor. Gerek İtalyan dedektif, gerekse doktor Lecter ve FBI ajanı Starling’in tek düşünceleri vardır: Başarı!.. Herkesin başarı algısı farklı da olsa, sonuçta istek hep aynı… Masumiyet maskesinin ardında saklı olan canavar bir kere harekete geçmeye görsün. Böylece dizginlenemez arzularını tatmin etmek isteyen insan başarılı olmak için her çeşit suç işlemeyi de göze alıyor. Gözünü hırs bürüyen insana da toplumdaki yeri, kariyeri, ahlakî kurallar, kanunlar vız geliyor. Yeter ki, arzular doyuma ulaşsın ve başarılı olsun.
Hâlbuki başarı kavramının da derinlemesine analizi yapılmalıdır. Modern toplumlardaki "dünyada sadece başarılı insanların yaşamaya hakkı vardır" tezinin ne derece doğru olduğu tartışılmalıdır. Çünkü başarısız insanların da, başarılı olanlar kadar yaşamaya hakkı vardır. Gece olmadan gündüzün, yorulmadan dinlenmenin, savaş olmadan barışın kıymeti anlaşılabilir mi? Neden sadece başarılı ve zengin olanlara hayat hakkı tanınır da "sıradan" diyebileceğimiz kişiler aşağılanır? Kökleri derine giden bir zihniyetin ürünü olan bu düşünce, moderniteyi ve doyumsuzluğu ön plana çıkararak, insanları açgözlülük canavarının kollarına teslim ediyor.
Doktor Hannibal Lecter gibi azılı bir seri katili normal yollardan tutuklamak ve yargılanması için mahkemeye çıkarmak yerine, büyük ödülün hırsıyla peşine düşen İtalyan dedektif sonunda yanlış yaptığını anlayacaktır ama o sırada iş işten geçmiş olacaktır. Bu takip esnasında, seyirciler olarak biz; Floransa şehrinin caddelerini, sokaklarını, çarşılarını, tarihî mekânlarını ve saraylarını da görürüz. Bir şehrin veya ülkenin tanıtımı için bol fotoğraflı kitaplar bastırıp, yüksek rakamlı bütçelere tanıtım filmleri yaptırmak yerine kaliteli bir sinema eserinin fonu olarak değerlendirildiğinde, ne kadar etki yaptığının bir göstergesi de Hannibal filmidir. Filmi seyrederken hem "bir turist gözüyle Floransa’yı görmek" istiyoruz hem de o karanlık binalar, karanlık sokaklar bize insan benliğinin derinliklerini çağrıştırıyor. Yani Floransa şehri boşuna seçilmemiş. En azından belli bir maksada hizmet ediyor. Diğer...
Devamı için tıklayın.
Pazar, Mayıs 19, 2019
Mahmut Çetin İle Röportaj Yaptım
Çetin: "Üstseçkinlerin sosyolojisini yakalamaya çalışıyorum."
1989 yılının son günleriydi tanıştım Mahmut Çetin ile... Üstünde siyah-beyaz renklerde oduncu gömlek ve yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. "Türkiye Edebiyat Dergisi" projesi üzerinde beraber aylarca çalıştık, sonunda bir de deneme sayısı çıkardık fakat devamı gelmedi. Geceli gündüzlü yapılan dergi çalışmaları esnasında Mahmut Çetin’in müthiş bir arşivci ve biyografi meraklısı olduğunu da öğrendim. Sonra yıllarca onunla birlikte güzel işler yapmak için gayret gösterdim. "Biyografi Analiz" dergisinin yayımlanması için gösterdiği inat ve dirence yakından şahit oldum. Türkiye’deki az sayıdaki biyografi yazarı ve kökenbilimciden biri olan araştırmacı-yazar Mahmut Çetin ile soybilim çalışmaları üzerine konuştum.
Röportaj: İslam Gemici
- Arşivcilik, köken araştırmaları ve biyografi yazarlığı deyince, aklımıza hemen Mahmut Çetin geliyor.
- Biyografi, Türkçe söyleyişle yaşamöyküsü, çok geniş bir disiplin. Hayatta gördüğümüz her şey ya konudur ya da biyografi... Türkçe ders kitaplarının söylediği gibi biyografi edebî bir tür değildir!
- Ders kitapları edebî bir tür mü diyor biyografi için?
- Ne yazık ki ders kitaplarımız bir delinin kuyuya attığı taşları çıkarmaya çalışıyor.
- Tekrar sizin çalışmalarınıza dönersek...
- Evet! Biyografi okyanusunda biz de kendimizce bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. www.biyografi.net internet sitesi, Biyografi Kitabı, Biyografi Analiz dergisi, Portreler adlı televizyon programı, Boğaz’daki Aşiret ve diğer şecere kitapları… Mahmut Çetin yapmaya çalıştıklarıyla, yapamadıklarıyla sıradan bir insan... Standart biyografimiz internetten bulunabilir. Biz kısaca bu işlerle uğraşan bir insanız.
- Bu konulara nasıl merak saldınız? Çünkü bizim toplumumuzda şecere araştırması yapmak pek ilgi çekmez.
- Evet, Türkler’de şecere merakı yok. Araplar’da yaygın. Kürtler’de de Araplar’dan etkilenerek kabile asabiyesi var. İlginçtir, Türkler’de bu merak yok. Yüce Allah’ın kulu olmak Türkler’e yetiyor herhalde. Benim şecere-aile tarihi çalışmalarım, diğer ilgilerimle birlikte yürüyen bir ilgi idi. Ancak arşivci...
https://www.alemihaber.com/onuncusite/haber/mahmut-cetin-ustseckinlerin-sosyolojisini-yakalamaya-calisiyorum-47889
*****************
Ich traf Mahmoud Çetin 1989... Er hatte ein schwarz-weißes holzhemd und ein großes lächeln im Gesicht. Wir arbeiteten monatelang zusammen und ich erfuhr, dass Mahmut Çetin ein großartiger Archivar und Biograf war. Dann arbeiteten wir zusammen, um die Zeitschrift "biographical analysis"zu veröffentlichen. Ich Sprach mit dem Forscher-Schriftsteller Mahmut Çetin, einer der wenigen Biografen und Urheber in der Türkei, über biografiestudien.
*
قابلت محمود تشيتين في عام 1989... كان لديه قميص خشبي أبيض وأسود وابتسامه كبيره على وجهه عملنا معا لأشهر ، وعلمت أن محمود سيتين كان أمين أرشيف عظيم وكاتب سيرة. ثم عملنا معا لنشر مجلة "تحليل السيرة الذاتية". وتحدثت مع الباحث-الكاتب محمود سيتين ، وهو أحد علماء الأحياء والأصليين القلائل في تركيا ، عن دراسات السيرة الذاتية.
*
I met Mahmoud Çetin in 1989... He had a black-and-white wooden shirt and a big smile on his face. We worked together for months, and I learned that Mahmut Çetin was a great archivist and biographer. Then we worked together to publish the journal "biographical analysis". I spoke with researcher-writer Mahmut Çetin, who is one of the few biographists and originists in Turkey, on biography studies.
*
من محمود چتین را در 1989 ملاقات کردم... او یک پیراهن چوبی سیاه و سفید و یک لبخند بزرگ بر روی صورت خود داشت. ما ماه ها با هم کار کردیم و متوجه شدم که محمود ستین یک متخصص بزرگ و بیوگرافی بود. سپس ما با هم کار می کرد به انتشار مجله "تجزیه و تحلیل زندگینامه". من با صحبت پژوهشگر-نویسنده Mahmut Çetin که یکی از چند biographists و originists در ترکیه, زندگینامه مطالعات.
*
Я встретил Махмуда Четина в 1989 году... У него была рубашка дровосека в черно-белом цвете и огромная улыбка на лице. Мы работали вместе несколько месяцев, и во время этих исследований я узнал, что Махмут Цетин был потрясающим архивистом и энтузиастом биографии. Затем мы вместе приложили усилия для публикации журнала "биография анализ". Я поговорил с исследователем-писателем Махмудом Четином, одним из немногих биография-писателей и историков в Турции.
*
J'ai rencontré Mahmoud Çetin en 1989... Il avait une chemise en bois noir et blanc et un grand sourire sur son visage. Nous avons travaillé ensemble pendant des mois, et J'ai appris que Mahmut Çetin était un grand archiviste et biographe. Puis nous avons travaillé ensemble pour publier la revue "biographical analysis". J'ai parlé avec le chercheur-écrivain Mahmut Çetin, qui est l'un des rares biographistes et des originistes en Turquie, sur les études biographiques.
Sosyal Medya Bataklığında Kaybolmayın
Gün geçmiyor ki
sosyal medya üzerinden bulunan kurbanların öldürüldüğü, kaçırılarak
fidye istendiği, şantaj yapıldığı, kredi kartlarının çalındığı, banka
hesaplarının boşaltıldığı haberlerine rastgelinmesin.
Sosyal medya bataklığına girip de üstüne başına pislik bulaşmayan insan sayısı gittikçe artıyor. Kendisine, ailesine, yakınlarına, sevdiklerini ait özel bilgileri "sosyal medya" denilen gayya kuyusunda herkesin kullanımına açan kişiler bilmelidir ki, hiç bir ha bu paylaşımları yapıyorlar ha evlerinin kapısını açık bırakarak kötü insanlara davetiye çıkarıyorlar.
Bunlara verilecek en son örnekleri birarada yazayım ki, bir farkındalık oluşsun.
Kıbrıslı Rum Subay Seri Katil Çıktı
Teğmen Nikos Metaxas'ın, 35 yaşındaki Marry Rose ve 6 yaşındaki kızı Sierra Graze Seucalius'un katili olduğunun anlaşılması üzerine Kıbrıs Rum Adalet Bakanı Ionas Nicolaou istifa etti.
Seri cinayetler, 15 Nisan pazartesi günü Mitsero köyünde bulunan eski maden ocağında bölgeyi gezen iki turist tarafından çürümüş bir kadın cesedinin bulunmasıyla ortaya çıktı. Cesedin Mayıs 2018'de RMMO subayının evinde temizlikçi olarak çalışan ve kaybolduğu açıklanan Filipin uyruklu Marry Rose'a ait olduğu belirlenmiş; bunun üzerine gözaltına alınan ve serbest bırakılan subay yeniden sorguya alınmıştı. RMMO subayı Metaxas, sorgusu sırasında kadını ve çocuğunu öldürdüğünü itiraf etmişti.

Karısından ayrı yaşayan iki çocuk babası teğmen Nikos Metaxas, 4 Mayıs 2018'de önce birlikte olduğu kadını, sonrasında ise olayı gören 6 yaşındaki kızını öldürdüğünü itiraf etmişti. Polis, 6 yaşındaki çocuğun cesedini bulmak için Mitsero köyünde terk edilmiş maden ocağında arama başlatmış; bu sırada bir kadın cesedi daha bulmuştu.
Polis ve Rum Muhafız Ordusu subaylarına ifade veren Metaxas, başka kadınları da öldürdüğünü itiraf etmiş; maden ocağında bulunan cesedin Filipinli Arian Palanos Lozano'ya ait olduğunu söylemişti. Olay yerindeki ifadesinde Lozano ile Temmuz 2018'de internet aracılığıyla tanıştığını söyleyen Rum subay, "Lozano ile daha sonra birlikte olduğunu, bu sırada kadını boğduğunu" söylemişti.
Katil teğmen Metaxas, polise verdiği ifadesinde, "Kadınları boğdukça kendimi mutlu hissediyordum ve tekrar yapıyordum" da demiş.
Katil subay Metaxas, kurbanlarını sahte isimle açtığı sosyal medya hesabı üzerinden buluyordu. Kadınlara asker olduğunu söylemeyen Metaxas, kendisini amatör fotoğrafçı olarak tanıtıyordu. Rum subay, kurbanlarının önce fotoğraflarını çekiyor, sonra onların güvenini kazanıyordu.
Depresyondaki Öğretmen "Kiralık Katilini" İnternetten Buldu
Öğretmen İlkay Sivaslı nikâhsız olarak 10 sene birlikte yaşadığı evli İ.E. adlı kişiyle araları bozulup da ayrılınca bunalıma girmiş. Bunun üzerine intihara karar veren İlkay Sivaslı, canına kıymayı başaramayınca internet üzerinden kendisini öldürmek için bir kiralık katil tutmuş. 6 bin lira karşılığında anlaşan Tanju D. 24 gün boyunca İlkay Sivaslı'yı bu kararından caydırmaya çalışmış. Ve bu görüşmeleri sırasında "kiralık katil" Tanju, "gönüllü kurbanı" İlkay'a âşık olmuş.
Sonrası malûm zaten. En sonunda kadının canına tak diyor ve "beni bugün mutlaka öldüreceksin" deyince, Tanju önce boğmaya çalışıyor, beceremeyince...
https://www.alemihaber.com/onuncusite/haber/sosyal-medya-batakliginda-kaybolmayin-46321
************
This article was translated with Yandex:
It is not possible to find news that the victims found on social media were killed, kidnapped and demanded ransom, blackmailed, stolen credit cards, and bank accounts were emptied.
*
Эта статья была переведена Яндексом:
день не проходит, что жертвы, обнаруженные в социальных сетях, были убиты, похищены и запрошены выкуп, шантажированы, украдены кредитные карты, сброшены банковские счета.
*
ترجمت هذه المقالة مع ياندكس: ليس من الممكن أن تجد الأخبار أن الضحايا الاطلاع على وسائل الاعلام الاجتماعية قتل ، خطف وطلب فدية, ابتزاز, سرقة بطاقات الائتمان و الحسابات المصرفية أفرغت.
*
ترجمت هذه المقالة مع ياندكس: ليس من الممكن أن تجد الأخبار أن الضحايا الاطلاع على وسائل الاعلام الاجتماعية قتل ، خطف وطلب فدية, ابتزاز, سرقة بطاقات الائتمان و الحسابات المصرفية أفرغت.
Perşembe, Temmuz 17, 2014
Beynelmilel filmine kısa bakış
Zaten tuhafıma giden de bu oldu. Film boyunca, Adıyaman gibi hâlâ geleneksel bir hayatın yaşandığı şehrimizde “din” ve “töre” mefhumlarının en küçük bir belirtisi bile görülmüyordu. Yani filmdeki Adıyaman, dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir şehirdi. Türkçe konuşan (kimbilir, belki Türkçe dublaj yapılmıştı da o nedenden ötürü), Güneydoğu Anadolu kıyafetleri giyinen karakterler ve tipler vardı ama “bizi” anlatan pek fazla şey yoktu. Güney Amerikalı veya Afrikalı bir senarist, filmi seyredip de konusunu aparmağa kalksa, hiçbir şekilde sıkıntı yaşamazdı. Çünkü film “Beynelmilel” bir filmdi. “Bizi” anlatmıyordu. Bizim insanımızı, bizim toplumumuzu anlatmayan bir film neden Türkiye’de yapılmıştı ki? Sanırım, prodüktörün yapım masraflarını düşük tutmak istemesinden dolayı böyle bir yola gidilmişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Steven Spielberg Sineması
Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...
-
Arabayı kaldırıma yanaştırdı, durdu. Önünde park ettiği manav “aracı çekmesini” söyledi. Akşam saatlerinde Harbiye’de trafik yoğun old...
-
Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...
-
Günümüz Hıristiyanlarının gerçekten “neye” inandıklarını bilmedikleri ortada… Ancak inanç öyle bir şeydir ki, insanlar “doğruları” öğr...

