Pazartesi, Ekim 31, 2005

BATININ IŞIKLARI

Hamburglu Wolfgang Dircks, on sekiz katlı bir apartmanın bir dairesinde yalnız yaşayan 43 yaşında bir Alman vatandaşı idi. 1993 yılının sonlarında bir akşam evinde televizyon seyrederken öldüğünde, komşularının bundan haberi olmadı.

Ertesi gün de kimse fark etmedi Wolfgang'ın öldüğünü.
Ertesi hafta, ertesi ay, ertesi yıl da...
"Niçin fark etsinler?" de diyebilirsiniz; Wolfgang'ın borçlarını, otomatik ödeme talimatlı banka hesabı gün geçirmeden ödüyordu. Nihayet beş sene sonra banka hesabı suyunu çekince Wolfgang'ı arayan birisi çıktı.
Ev sahibi kirayı almak için gelmiş, ancak zile cevap veren olmamıştı. Kapıyı zorla açıp içeri girdiğinde, televizyon karşısında oturmuş Wolfgang'ın iskeletiyle karşılaştı. Televizyon seti çoktan iflâs etmişti. İskeletin kucağındaki televizyon dergisinin 5 Aralık 1993 tarihli sayfası açık duruyordu. Odada "canlı" olan tek şey Noel ağacıydı; onun rengârenk lâmbaları hâlâ yanıp sönmeye devam ediyordu. Wolfgang'ın komşuları da, Noel ağacı gibi, durumdan habersizdi. Aradan geçen beş yıl içinde ne kimse Wolfgang'ın kapısını çalmış, ne ondan bir haber soran çıkmıştı.

Bu taraftan bakıldığında ne kadar ayıplanmaya değer bulunursa bulunsun, Wolfgang'ın hikâyesi, AB standartları içinde pek de yadırganacak bir olay sayılmaz.
Avrupa gazetelerinde her ay buna benzer birkaç haber çıkar; ara sıra bu haberler karşısında "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" şeklinde bir iki ses çıksa da pek cılız çıkar; sonra herşey unutulur gider. Zira Batı uygarlığının değerler sistemi içinde varlık veya yokluğunuzun fark edilmesi, tümüyle maddî ilişkilerinize ve tüketim çarkı içinde kaç paralık yer işgal ettiğinize bağlıdır. Eğer itibar gören bir diri ve arkasından ağlanacak bir ölü olmak istiyorsanız, borçlu olmak ve borçlu ölmekten başka hiçbir şey bunu size o kadar kesin bir şekilde garantileyemez. Kimseyle aranızda bir alacak-borç ilişkiniz yoksa, fark edilmeniz için de bir neden yoktur; banka hesabınız elektrik faturalarını ödemeye devam ettiği sürece Noel lâmbaları iskeletinizi eğlendirmeye devam edebilir!

Yadırganacak birşey varsa, o da böyle bir uygarlıktan yarar umanların halidir ki, bugünlerde böylesine özlemlerin pek sık dile getirildiğine tanık oluyoruz. Gerçi bir tarafta İslâm dünyasının yoksulluğuna, diğer tarafta Batı uygarlığının ışıl ışıl manzaralarına bakıldığında, bu uygarlığın İslâm dünyasına refah getireceği hayaline kapılmak çok da zor değildir. Lâkin medeniyetleri karşılaştırırken lâmbalar yerine değerleri esas almak, çok daha sağlıklı sonuçlar verir. Bir de Rahibe Teresa'nın bir Üçüncü Dünya ülkesine ait şu anısına bakın:

Sekiz çocuğuyla günlerdir aç durumdaki bir anneyi haber aldığında, Teresa, ona bir miktar pirinç götürür. Anne pirinci alır almaz ortadan kaybolur, bir süre sonra döner. Geri dönünce, Rahibe Teresa ona nereye gittiğini sorar.
"Pirincin yarısını komşuma götürdüm" der anne. "O da günlerdir bizim gibi aç."
İşin bir başka ilginç yönü ise, anne ile çocukların, günlerdir sürüp giden açlıklarına rağmen, içinde bulundukları durumdur. Rahibe Teresa "Yüzlerinde açlık acısı vardı," diyor. "Ama mutsuzluk veya üzüntü ifadesi görmedim." (Meraklısına not: Pirinci paylaşan aç ailelerden biri Hindu, diğeri ise Müslümandır.)

Gövdesi hamburger yağıyla şişirilmiş Batı insanının suratında ise açlık acısı yok belki; ama mutsuzluğunu ve huzursuzluğunu bütün yüz hatları çok sesli bir koro halinde haykırıyor! Buna karşılık, lâmbaları var Batının-ruhundan sonra bedeni de çürüyüp gitse, o kurukafanın karşısında aynı coşkuyla yanıp sönmeye devam eden lâmbaları.
Kendi insanına böyle bir cehennemî haleti armağan eden ve böyle bir sonu hazırlayan Batının, bir de bize revâ gördüğü şeye bakın:
İslâm dünyasının gırtlağına çizmesini dayamış, "Beni seveceksin" diyor!

Ümit Şimşek'ten alıntı

Pazar, Ekim 30, 2005

ÇOCUKLUĞUMDAN...

bir roman konusu daha geldi aklıma.

özellikle ortaokul ve lise çağlarında yaşadıklarımızı niye yazmıyoruz ki? halbuki eğer yazmış olsak, bizler de amerikalılar veya avrupalılar gibi bu anılardan filmler çıkarırız, geleceğe ait eserler bırakırız. üşengeç davranmayalım lûtfen!

ortaokuldayken bir gün son iki ders boştu (öğlenciydik). ikindiye doğru sınıfın bütün erkekleri, merkez ortaokulunun arkasındaki arsa'ya (biz arsa derdik. aslında orada 2-3 tane değişik inşaat vardı ve temelleri atıldıktan sonra, sebebini bilmediğimiz ve de umurumuzda olmadığı biçimde yarım bırakılmıştı. bu yüzden maç yapmağa müsaitti) top oynamağa gittik.
erkek çocuklar olarak ikiye ayrıldık ve maça başladık.
bir de baktık ki, sınıfımızın kızları da gelmiş bizi seyretmeğe başlamışlar.
eh o kızların arasında da benim aşık olduğum müge var. (şimdi herhalde evlenmiş, 5 çocuk annesi filan olmuştur. gerçi o zengin bir ailenin kızıydı. 5 çocuk doğurmamıştır. en fazla iki tane. babası gaziantep çimento fabrikasının müdürüydü ve kendileri de adanalı idilerdi.)
müge beni seyrediyor ya, top benim ayağıma gelince, heyecandan ben mi topa vuruyordum, top mu bana vuruyordu, anlamıyordum. topu yuvarladığım zaman top nereye gidiyordu, pas attığım zaman arkadaşım alabiliyor muydu? hiç birinin farkında değildim. aklım fikrim müge'deydi.
o da maç seyretmeğe gelecek zaman bulmuştu ha!
o gün o futbol maçı nasıl bitti, neler oldu, ya maçtan sonra bir tane piçle yaptığım döğüşün daha sonra büyümesi...
kavga ettiğim itin bir de izzet adında arkadaşı vardı. ikisi de sınıfın o zamanki "azılı"ları olduklarından millet onlara bulaşmazdı.
ama ben o sıralarda çok fazla karate filmi seyrettiğim ve atalarımızın zaferlerini anlatan bir sürü tarihî roman okuduğum için acayip biçimde motive olmuş durumdaydım. :))))))
güya çok samimi olduğum birkaç da arkadaşım vardı ama baktılar ki, iş ciddi, hiç de bulaşmadılar döğüşe. sadece birisinin bana yardım maksadıyla gözlüğümü alıp da tuttuğunu hatırlıyorum. sağolsun, kırılmasın diye bana kıyak yapıyordu. gözlük kırılsa, babamdan işiteceğim azarın haddi hesabı yoktu.
tabii biz döğüşürken hava kararmıştı ve kızlar da yanımızdan ayrılmışlardı. iyi ki kavgayı seyretmediler. döğüşü kazanamadım ama yenilmedim de... fakat iyi hırpalanmıştım.
o günden sonra kavga konusunda hem kendime daha fazla güvenir olmuştum hem de sınıftakilerin gözünde cesur bir insan olmuştum. :)))

Cuma, Ekim 28, 2005

HABER VE ROMAN KONUSU

27 ekim 2005 tarihli bir haber:

"Kanadalı iki ünlü bilimadamı astrofizikçi Hubert Reeves ve genetikçi David Suzuki, küresel ısınmaya dikkati çekerek, bunun insanların yeryüzünden yok olmasına dahi yol açabileceği uyarısında bulundu.
İki ünlü bilimadamı, Dünya'nın kaynaklarının aşırı israfının, insanların yok olmasına yol açabilecek bir ısınmaya neden olabileceğine işaret ettiler.
Aralarında dinozorların da bulunduğu çok sayıda türün geçmişte yok olduğunu hatırlatan Hubert Reeves, "Yeni bir türün yok olmasına neden olabiliriz" dedi.
Reeves, bu meseleyi çözecek olanın da insan olduğunu, çünkü küresel ısınmanın en az yüzde 90'ının nedeninin insan faaliyeti olduğunu ve bunu hesaba katmak gerektiğini söyledi.
David Suzuki de 1992'deki Rio ve 1997'deki Kyoto anlaşmalarını imzalamasına rağmen, Kanada hükûmetini sera etkisine yol açan gazların salımını azaltmakta üzerine düşeni yerine getirmemekle suçladı."

yukarıdaki bu haberin peşine aşağıdakini de okuyunca, insanın hemen bir roman yazası geliyor. :)))

28 ekim 2005
"Uluslararası bir araştırma, 21. Yüzyıl'da Avrupa kıtasında küresel ısınmadan en olumsuz etkilenecek bölgelerin Akdeniz havzası ve Alpler olduğunu belirledi.
Avrupa'daki 16 araştırma enstitüsünün çalışmasıyla hazırlanan ve Science dergisinde yayımlanan raporda, küresel ısınmanın bugünden 2080'e kadar Avrupa'da çevre ve topluma yapacağı etki incelendi.
Raporda, Avrupa'daki tüm bölgeler arasında, Akdeniz havzasının küresel ısınmadan en çok etkilenecek bölge olduğu, hava sıcaklıklarının artması ve yağışların azalmasının bölgede kuraklığın ortaya çıkmasına yol açacağının tahmin edildiği belirtildi.
Kuraklık nedeniyle bölgede orman yangınları çıkacağı ve tarım alanlarının bir kısmının kaybedileceğinin tahmin edildiği belirtilen rapora göre, Akdeniz halklarının yüzde 14-38'i su sıkıntısı çekilen bölgelerde hayatını sürdürecek.
Araştırmaya göre, küresel ısınma, Alpler'deki kar tabakasını da olumsuz etkileyecek. Alpler'de bugün 1300 metre yüksekte kar tabakası bulunurken, bu yüksekliğin gelecekte 1500-1700 metreye çıkacağı, kayak yapılabilecek alanların azalacağı, Avrupa'da ortalama hava sıcaklığının 2080'e kadar 2,1 ila 4,4 derece artacağı tahmin ediliyor."

yukarıdaki haberlere ek olarak, "Küresel ısınma ve yerel çevre etkileri yüzünden Afrika'nın en yüksek noktası Klimanjaro Dağı'nın buzullarla kaplı zirvesi erimeye başladı. Birleşmiş Milletler, tedbir alınmazsa 15 sene sonra bütün buzulun tamamen yok olacağını saptadı" cümlelerine ne dersiniz?

evet, ben bu konuları değerlendirip, biraz da hayal gücümü devreye sokarak bir roman yazmağa başlayayım ya da birbirinden bağımsız bir sürü hikâye yazayım. ama hepsi bu konuyla ilgili olsun.
sonra arka arkaya eklerim hepsini. al sana roman gibi bir kitap. nasıl fikir ama?

Perşembe, Ekim 27, 2005

ABD'nin Irak'ta Ne İşi Var?

şu an için sadece not etmek istiyorum, unutmayayım diye. daha sonra bu konuda da yazacağım:

ABD, Irak'ta "büyük bir toplumsal laboratuar" kurdu ve burada sosyolojik deneyler yapıyor. oradaki toz-duman arasında gözden kaçan en önemli unsur bence bu.

petrol, demokrasi, özgürlük, saddam, bop (büyük ortadoğu projesi), kürtler, şiiler, iran filan hepsi detay.

ırak meselesine biraz makro açıdan yaklaşırsa, bunu herkes görebilir. tarih ve sosyoloji biliminin, diğer ilim dalları gibi bir laboratuar kurma şansı olmadığı için, olaylar ve olgular yaşanır, bilim insanları da verileri değerlendirerek bir neticeye ulaşırlar.

ama Amerika Birleşik Devletleri, tarihte bir ilki gerçekleştirerek, Irak'ı dev bir turnusol kâğıdı filan yapmak gibi basit bir işle uğraşmıyor; doğrudan laboratuar haline getirmiş, orada yaşayanlar da kobaylar... zaten Irak'dan gelen gazeteciler "ölen ABD askerlerinin sayısı tabii ki bu kadar az olur. çünkü Amerikan birlikleri, Iraklıları hiç görmüyorlar. devriyeye çıkanlar da zırhlı araçların içinde olmak kaydıyla caddelerden hızla geçip gidiyorlar" diyorlar. öyle olunca da, mevta olan ABD'lilerin sayısı daha dün 2 bini buldu. sıkıysa çıksalar ya sokağa... istedikleri kadar robot gibi giyinip kuşansınlar, sonları aynı: ölüm!

zaten ABD, Irak'tan çekilmek için hazırlıklara başladı. bugünkü gazete haberi: ABD, IRAK'TA YEŞİL BARIŞ GÜCÜ İSTİYOR.

yani, "eh artık bize müsaade" pozisyonunda kahraman Amerikalılar. hele onlar gittikten sonra neler olacak, asıl gümbürtüyü o zaman seyredin... ABD taraftarı olanlar, bakalım nereye kaçacaklar?

neyse, şimdi işim var. sonra bu konuya da devam etmek ümidiyle...

GERÇEĞE DOĞRU!

batılıların caniliği ve insafsızlığı ile ilgili yazdığım yazı için ismail sefa da şu düzeltmeleri yapmış:

"Bütün kadınlar orospu denmemeli, çoğu ifadesi vebalden kurtaracaktır.
Ayrıca Colomb'un Amerika'yı keşfe giderken İspanya kralından aldığı ve diğer ülke krallarının da onayladığı "Colomb ve adamları suçları ne olursa olsun Avrupa'nın hiçbir ülkesinde yargılanmayacaklardır" garantisi de Amerika'nın ve Batı'nın gerçek yüzünü ortaya koyması bakımından önemlidir. Eline sağlık..."


evet, belki amerikalı ve avrupalı kadınların tamamına orospu demem hataydı. ama söylemek istediklerimi henüz bitirmedim. mesela, "kraliçe margot" filminde de açıkça anlatıldığı gibi, margot, henry ile evlendiği gece eski sevgilisinin koynuna girmek istiyor, kocasını da gerdek odasının kapısından kovuyor. sevgilisi olan kont, margot'yu yalnız başına bırakıp gidince de, bir kız arkadaşını yanına alarak sokaklarda "yok mu bu gece benimle yatacak erkek" diye düşünerek, erkek arıyor. tabii sokakta dolaşırken, halk kendisini tanımasın diye de yüzüne maske takıyor.

bu kadar rezaleti yaşayan fransız kraliçesi margot, tarihte gerçekte yaşamış birisidir. film için uydurulmuş bir karakter değildir. hele annesi catherine de medici'nin öz kızı margot'yu ağabeyi olan kralın koynuna sokmasına ne demeli?
bunlara "münferit olaylar" diyebilir miyiz? bence hayır. avrupa'nın tarihi bu tip olaylarla dolu. daha doğrusu toplum yapıları böyle. bize tuhaf geliyor ama öyle...
ben bunları söylerken, "bizim tarihimiz sütle yıkanmıştır" falan gibi bir iddiada değilim. muhakkak ki, dedelerimiz de yanlış işler yapmıştır, hataları da vardır, sevapları da...

ancak, şunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz: "bizim geçmişimiz kesinlikle bu kadar kirli değildir. avrupalılar pislik içinde yüzerken, ceddimiz pir-ü pak yaşıyordu. daha 100 yıl öncesine kadar yıkanmak nedir bilmeyen batılılar, günümüzde bize temizlik dersleri veriyorlar."

bu da zoruma gidiyor...

ÇOK YARDIMSEVERİZ CANIM!

geçen hafta bir arkadaşımla telefonda konuşurken bana "eşim şimdi kuaförde. o geldikten sonra pakistan depreminde mağdur olanlara yardım için bankaya gidip 5 YTL yatıracağım" diyordu.

ben de "ya, ya... çok iyi edersin" demiştim.

bu konuşmayı yaptıktan sonraki gün de ben, çok sevdiğim kedim için (ismi aslan'dır ve dünyanın ennnn tatlı kedisidir) iki paket mama aldım ve tam 50 YTL verdim.

bazen insanın basireti bağlanıyor herhalde. hatırıma sonradan geldi: arkadaşımın eşi, kuaföre en az 20 YTL verecek. ne için? sadece saçlarının bakımı için.
pekâlâ ben 50 YTL'yi ne için verdim? kedimin karnı doysun diye.

pakistan'da deprem sebebiyle zor durumda olan yüzbinlerce insan için kaç kuruş yardım yaptım? 0 (yazıyla sıfır) lira.

kendi adıma üzüldüm.

dün bir arkadaşımın söylediği "ben yardım parasını bankaya yatıracağım. banka, yardım paralarını günlerce repoda tutup, tomarla para kazanacak. daha sonra da lûtfen, ana parayı pakistan'a yollayacak. bu yüzden ben bankaya yatırmıyorum, elden yollayacağım" lafı da züğürt tesellisinden başka birşey değil.

acaba ben de züğürt tesellisi yapıp, kendimi avutsam mı? en azından bu yılki fitremi geciktirmeden verdim. evet, evet... ben de böyle diyerek teselli bulayım. eğer insan kendisini kandırmasa, deli olurmuş.

İKİ FİLM VE HATIRLATTIKLARI

Dün akşam Martin Scorsese'nin yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Leonardo Di Caprio, Daniel Day Lewis, Cameron Diaz ve Liam Neeson'ın oynadığı "Gangs of New York" (New York Çeteleri) filmini (2002) seyrederken, yıllar önce başrolünde Isabelle Adjani'nin oynadığı bir Fransız filmi olan "La Reine Margot" (Kraliçe Margot) adlı sinema eserini hatırladım.

Hani zaman zaman bizi yani Türkleri "barbarlık ve katliam" yapmakla suçluyorlar ya... Aslında kendilerinin dönüp de tarihlerine bakmaları lazım. Batı tarihi (Avrupalılar ve onların soyundan gelenleri kastediyorum) yamyamlık, cinayetler, katliamlar, komplolar, soygunculuk, hırsızlığın her türü, pislik ve ahlaksızlıklarla dolu...

Özellikle katliamlarla ilgili olarak da Sefa Yürükel'in yazdığı "Batı Tarihinde İnsanlık Suçları" adlı kitaba bakmak gerekiyor.

Önce yönetmenliğini Patrice Chereau'nun üstlendiği ve bir Fransız, Alman, İtalyan yapımı (1994) olan "Kraliçe Margot" filminin konusuna göz atalım: 24 Ağustos 1572 gecesi yaşananlar, 'St. Bartholomew katliamı' olarak biliniyor. Bir gecede tam beş bin (rakamla 5000) kişinin (protestanın), katolik Fransızlar tarafından insafsızca öldürüldüğü bu katliamla birlikte, Fransa topraklarını kasıp kavuran mezhepler savaşı da başlamıştır. Taraflar arasında barışı sağlamak için asiller arasında zoraki bir evlilik ayarlanır. Aciz kral 9. Charles (Şarl)'ın kız kardeşi Margot ile Hugenot kralı Henri de Navarre (Anri dö Navarre) evlenecektir. Margot ve kral 9. Charles'in annesi Catherine de Medici (Katrin dö Medici) ise, iktidarı ele geçirmek için cinayet, entrika ve zehirlerle dolu ölümcül bir mücadele yürütmektedir.

Film, intikam, aşk (cinsellik) ve nefret üzerine bina edilmiş... Bu alışılmış saray temalarının yanısıra, 16. yüzyıl Fransası'nı saran kaosa yöneltilmiş sert ve etkili bir bakış ve ensest (aile içi) ilişki içeren sahneler de filmde ön plana çıkmakta.

Filmi seyrederken "Batılıların gerçek yüzünü görmek isteyen bütün gençlerin bu filmi seyretmeleri gerekiyor" diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Tıpkı dün akşam "New York Çeteleri" filmini izlerken kapıldığım düşünce gibi...

Çok değil daha 150 sene öncesinde (1846 ve 1862 yıllarında geçiyor) pislik içinde yüzen bir New York... Kan, hırsızlık ve entrikalarla dolu bir Amerika... Avrupa'da ne kadar katil, hırsız, soyguncu, yankesici varsa hepsinin gemiler doldurularak Amerika kıtasına akın akın geldiği yıllar... Kadınlarının çoğunluğunun orospu, erkeklerinin üçkâğıtçı, dolandırıcı, menfaatçi, cani, katil, yalancı olduğu bir ABD... Hani internette son yıllarda dolaşan geyiklerden birinde, Amerikalılar için "Büyük dedenizin dünyanın hiç bir ülkesinin kabul etmediği eli kanlı bir cani olduğunu bilirsiniz" yazılıdır ya... İşte aynen bu cümlede alay edildiği gibi...

Çetelerin şehri ele geçirmek için verdikleri amansız mücadeleyi seyrederken, kelimenin tam anlamıyla midem bulandı, tiksindim. Bu film de, tıpkı "Kraliçe Margot" gibi bütün Türk gençleri tarafından bir ibret vesikası olarak kesinlikle seyredilmesi gereken bir sinema eseri.

Kendilerini uygarlığın, demokrasinin ve özgürlüğün hamisi olarak lanse eden Batılıların gerçek yüzleriyle ilgili yazmağa devam edeceğim...