Perşembe, Ağustos 22, 2019

Steven Spielberg Sineması

Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim Kurgu'nun Öyküsü). Yaşayan en meşhur sinemacılardan biri olan Cameron, bu dizi belgeselin birinci bölümünde kendisinden daha ünlü olan bir arkadaşını konuşturuyor: Steven Spielberg. Hani şu büyükler için değil de "küçükler için film yaptığını" söyleyen Amerikalı yahudi yapımcı yönetmen senarist... Dinini belirtmemin özel bir sebebi var. Yoksa bana ne Spielberg'in hangi dine inandığından veya inanmadığından. İnanç meselesi herkesin kendi bileceği bir iş...
Belgeselin birinci bölümünün 8. dakikası 35. saniyesinde James Cameron, Spielberg'e şöyle bir soru-gerçek yöneltiyor: "Steven, neredeyse bir çeşit alternatif spiritüellik veya bir din ürettin." Spielberg de kendine göre bir cevap veriyor, üstün bir medeniyetten falan bahsediyor.
Bu soru - cevap bölümünde durdum, defalarca seyrettim ve düşündüm. Evet, aslına bakarsak, James Cameron bizim farketmediğimiz bir hakikati ifade ediyor: Spielberg sinemayı kullanarak yeni bir din üretmiş. Yeni bir din... Yeni bir dine dünya üzerindeki insanların ne kadar ihtiyacı var, sorusunun cevabını düşünüp de öyle mi bu işe kalkışmış, yoksa bize gösterdiklerinin arkasında başka birşey mi var?
Spielberg'in kafasından neler geçtiğini tabii ki bilemeyiz. Fakat onun çocukluğuna giderek, neler yaşadığını hatırlamakta fayda var: 6-7 yaşlarındayken babası küçük Steven için bir amatör teleskop yapıyor ve geceleri gökyüzünü seyretmesi için teşvik ediyor. Bir gece de beraberce New Jersey'deki tepeye giderek yıldızları seyrederken, oğluna şunu söylüyor: "Eğer bir gün bilim kurgu filmi çekersen, uzaylıları buraya barış için getir. Ben öyle görmek istiyorum." Çünkü o güne kadar yapılan filmlerde umumiyetle uzaylı mahlûklar kötü ve kan içici şeklinde gösteriliyordu.
Yine babası, oğlu Steven'a 10 yaş civarındayken bir kamera alarak, bir anlamda onu sinemacı olması için yetiştiriyordu. Nitekim Spielberg 13 yaşındayken "The Last Gun" isminde kısa bir film çekerek sinemacılık mesleğine adım atıyor. Steven'ın babası oğlunun yetişmesi yolunda bu işleri şuurlu olarak mı yapıyordu yoksa geleceğe yatırım yapmak için mi bu şekilde davranıyordu, onu bilemeyiz. Ama sonuçta dünyanın en önemli sinemacılarından birisi yetişti, gişe rekorları kıran, milyarlarca seyircinin zihnini, düşüncelerini allak bullak eden bir yapımcı-yönetmen ortaya çıktı.
"Büyükler için film yaptığımda sinemaya bir kişi gelir, oysa küçükler için film yaparsam anne, baba ve çocuk geleceğinden ötürü üç kişi bilet almış olacak" diye işin ticarî boyutunu da hesaplayan bir sinemacı Steven... Sonrasında 1977 senesi yapımı "Üçüncü Türden Yakınlaşmalar - Close Encounters Of The Third Kind" ile başlayıp, "E.T." ile devam eden ve bilim kurgu - fantastik sinema maskesinin ardına gizlenerek yapılan onlarca film ile bunları seyreden ve seyretmeye devam edecek olan milyarlarca insan, çoğu da genç ve çocuk...
Cameron'un ifadesiyle "yeni bir din üretmiş olan" Steven Spielberg niçin insanları yahudiliğe davet eden filmler yapmıyor da, "uzaylı dini" diye tarif edilebilecek işler yapıyor? Bunun cevabını çok basit olarak şöyle verebiliriz, diye düşünüyorum: Birinci neden, yahudi inancına göre sonradan yahudi olunamaz, yahudi olarak doğulur ve yahudilik de babadan değil, anneden geçer. Yani babanızın dini ne olursa olsun, yahudi olabilmek için annenizden gelen soy önemlidir. İkinci sebep ise, dünya üzerinde nüfus olarak sayıları az olmasına rağmen çok etkili olan yahudilerin "dindaş toplamak" gibi birşeye ihtiyacı yok. Önemli olan “insanların yahudi olması değil, yahudilere hizmet etmesi" düşüncesidir. İnsanlar mademki yahudi olamıyorlar öyleyse Müslüman, Katolik Hıristiyan, Budist filan da olmasınlar, düşüncesinin dolaylı ifadesidir bu. Evangelist Hıristiyan olarak yahudilere hizmet edebilir veya "uzaylı" dinine tâbi olarak gözlerini Kudüs'den başka tarafa çevirerek, semâdan gelecek UFO'ları bekleyebilirler. Spielberg ve yahudiler için bunda bir mahzur yok.
Çünkü Evangelist Hıristiyan olunca, İsrail adlı eli kanlı devletin ekmeğine yağ sürülmüş oluyor ki, zaten İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan siyonist yahudi devletinin koruyucusu ve hizmetkârı, Evangelist Hıristiyanların hâkim olduğu ABD onlar için her türlü fedakârlığı gizlemeden açıkça yapmaya devam ediyor. Öyleyse, Spielberg de insanlara yahudilik dinini sempatik olarak empoze edeceğine yahudileri mazlum, zavallı ve korunmaya muhtaç göstermeyi tercih etmiştir. Ki, Spielberg'in yaptığı filmler arasında en fazla beğenilenlerden biri de "Schindler'in Listesi"dir. Bu filmi seyredip de ağlamayan çok az insan olmuştur. Çünkü Steven Spielberg bütün hünerlerini sergilediği bu filmin izleyen istisnasız her seyirci, yahudilere çok kötülükler yapıldığını görüp üzülmüştür. Halbuki o kötülüklerin ve zulümlerin çok daha beterini ve fazlasını 50 yıldan beri İsrail devleti, Gazze'de yapmaktadır fakat Filistin'deki acıları gören, bilen yok. Çünkü Gazze'de yaşayan garibanların Spielberg ayarında bir sanatçısı mevcut değil.
Nitekim Spielberg, James Cameron'un sualine cevap verip sözünü şu şekilde bağlıyor: "Bu bir savaş aslında... İyilikle kötülüğün savaşı...  Benim için bir savaş... Gözünü aydınlık taraftan yani iyi taraftan ayırmamalısın." Yaptığı filmlerle yahudilik propagandası yapan ve uzaylıların dünyayı istila edeceği mesajlarını veren bir sinemacı "iyi"nin tarifini de yapması gerekirdi ama o açıkça söylemeyip, "iyi"yi seyircilerin bulmasını istiyor.
Buna verilecek en iyi misali de yine Steven'ın kendisi aynı belgeselin 15. dakikasının 35. saniyesinde şöyle anlatıyor: "11 Eylül 2001 saldırıları olmasa, Dünyalar Savaşı filmini çekmezdim. Çünkü Dünyalar Savaşı filmi, 11 Eylül saldırılarına bir göndermedir."
İngiliz yazarı H.G. Wells'in 1890'ların sonunda yazdığı "Dünyalar Savaşı" kitabı nasıl ki İngiltere'nin Hindistan ve Osmanlı'yı işgal etmesine karşılık, tam tersi bir vaziyetin kendi başlarına gelebileceği ihtimali üzerine yapılmış empatiyse; Spielberg'in çektiği aynı isimli film de ABD'nin "terörist" olarak tarif ettiği Müslümanlara karşı yapılmış öldürücü bir hamleydi.
Bunları yazmamın sebebi, bir dine mensup insanları veya bir sinemacıyı kötülemek değildir. Herkesin istediği inanca sahip olmak ve dilediği konularda sanat eseri vermek hürriyeti vardır. Spielberg'in yaptığı filmlerden yola çıkarak adama öfkelenmektense, gücü yetiyorsa başka insanların da çeşitli sanat dallarında eserler vermesi gerekiyor. Bu konuda bir Çin atasözü der ki: "Karanlığa küfrederek uyuyakalırsan, bir başkasının mumu yakmak için çıkardığı gürültüyle uyanırsın."

https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/spielbergin-sinemasi_324
 

Pazar, Haziran 30, 2019

İhanet Oyunlarının Kürt Piyonları


Michael Soussan’ın BM’deki diplomatik hayatındaki yaşadıklarından yola çıkılarak yazdığı kitaptan uyarlanarak çekilen “Backstabbing for Beginners” filmi 2003 yılının Eylül ayında, New York şehrindeki The Wall Street Gazetesi’nin bulunduğu caddede başlıyor ve (filmdeki ismiyle) başrol karakterimiz Michael Sullivan gazete binasına giriyor. Filmin orijinal isminin Türkçe karşılığı “Yeni Başlayanlar İçin Sırtından Bıçaklama” anlamına gelse de, memleketimizde bu film yine saçma sapan şekilde “Komplo” ismiyle vizyona girecek veya girdi.

Filmin jeneriği bittikten sonra, dönüyoruz Ekim 2002 tarihine ve Birleşmiş Milletler binasına gidiyoruz. Hani şu güya yeryüzündeki bütün devletlerin temsil edildiği söylenen New York’daki BM merkezine… Michael Sullivan, diplomat olmak isteyen idealist bir genç olarak insanların faydasına olan güzel işler yapmak arzusundadır. Michael’in babası 1983’deki Beyrut saldırısında ölmüştür ve çalıştığı işten memnun olmayarak BM’de vazife almak üzere iş müracaatında bulunmuştur. Başvurusu kabul edilen Michael, BM’de Irak’a yönelik yürütülen “Petrol Karşılığı Gıda” adlı insanî programın başındaki adam olan Costa –Pasha- Passaris’in (gerçekteki ismi Benon Sevan) özel yardımcısı olarak işe başlar. Bu insanî programın hedefi, güya, Irak’daki petrol satışlarını idare edip, elde edilen kârla ihtiyaç maddelerini temin etmek ve ülkedeki sıkıntıların hafifletilmesidir. Program, birinci Körfez Savaşı sonrasında devlet başkanı Saddam Hüseyin’i cezalandırmak maksadıyla, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 986 sayılı kararıyla 1995 senesinde başlatılmıştır.

Fakat film ilerledikçe, Michael’ın ifadelerinden anlıyoruz ki, “Petrol Karşılığı Gıda” programı Irak’ın içine BM tarafından sokulmuş bir Amerikan Hançeri’dir ve ortada çeşitli politik dolaplar dönmektedir. Akşam evine dönerken Michael’ın yanına bir FBI ajanı yaklaşır ve kendisine casusluk teklif eder. Çünkü ABD istihbaratı da programın başındaki Pasha’dan şüphelenmektedir. Vaziyet kuşku duyulmayacak gibi değildir, sebebi de programın yıllık harcaması 10 milyar ABD Doları’dır. Bu rakam da, BM’nin diğer bütün programlarının toplam bütçesinin tam 5 mislidir. Programın işleyişi de gayet basitti: Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Saddam Hüseyin’e uygulanan ambargo dolayısıyla Irak ekonomisi batmıştı. İlaç ve temel gıda sıkıntısı yüzünden halk açlık ve hastalıktan kırılıyordu. Güya bu programdan ötürü hem Irak halkının yiyecek ihtiyacı karşılanacak hem de Saddam’ın (olmayan) kitle imha silahlarını geliştirmesi engellenecekti. Irak petrolü, BM gözetiminde rayiç fiyattan dünya piyasalarına satılıyor ve alınan paraya da (BM kılıfı altında) ABD tarafından el konuluyordu. Michael’in ifadesiyle “tezgâh, kitabına uygun olarak” kurulmuştu.

Bu satıra kadar okuduklarınız, filmin başında seyirciye anlatılıyor. Olan hadiseler ne ise, filmin girişinde bu şekilde özetleniyor. Sonrasında da emperyalist devletlerin ve şirketlerin hakiki yüzünü görmeye başlıyoruz:

Madde 1 – Diplomasinin ilk kuralı: Gerçeğin bir önemi yoktur. Önemli olan komployu ve tezgâhı kuranların düşünceleri ve yaptıklarıdır. Gerisi boştur.

Madde 2 – Sus ve konuşma: Bildiklerini kendine sakla. Bir gün lazım olduğunda konuşursun.

“Gıda Karşılığı Petrol” programının başındaki idareci Pasha (Benon Sevan), Irak’daki BM dolayısıyla da Amerikan varlığının devamı için bütün istatistikleri değiştirir, herşeyi olumlu ve yolunda gösterir. Hâlbuki gerçek farklıdır. Saddam, halkının ihtiyaçlarını karşılayan bir liderdir (filmdeki ifade aynen bu) fakat bütün dünyaya basın-yayın vasıtaları yoluyla tam tersi anlatılarak, Irak’ı işgal etmek için zemin hazırlanmaktadır. BM programı aracılığıyla Irak’a yollanan ilaçlarının tamamının son kullanma tarihi geçmiş, yiyecekler bozulmuştur. Buna rağmen sanki herşey çok iyiymiş gibi, bu bozuk gıda ve ilaçlar bir de karaborsaya düşmektedir. Ancak bu durum BM görevlilerinin umurunda bile değildir. Mühim olan, emperyalistlerin Truva Atı olarak Irak’da bulunmasıdır.

Birleşmiş Milletler’in Bağdat’daki Fransız müdiresi Christina Dupre herşeyin yalan olduğunun farkındadır ve programın başındaki Pasha’yı (Benon Sevan) tehdit etmektedir. Dupre tek istediği vardır: Sağlıklı yiyecekler ve sağlam ilaçlar… Fakat bayan Dupre’nin gerçekleri ortaya dökmesinden korkan Pasha bir tuzak hazırlar: Dupre’yi ortadan kaldıracaktır.

Programın Güney Kıbrıslı Rum yöneticisi Costa –Pasha- Passaris (gerçekte Ermeni asıllı Kıbrıs Rum’u Benon Sevan) Bağdat’daki durumu yardımcısı Michael’e şöyle özetler:

* Şımarık Bush (George W. Bush) “Saddam, babama hakaret etti” diyor. Amerikalı muhafazakârlar da, demokrasi Irak’da çiçek gibi açacak sanıyorlar.
* Rusya başkanı Putin istiyor ki, oğul Bush çuvallasın.
* Çin ise yeni pazarlara girmek istiyor. Irak da iyi bir pazar…
* Irak’da olan hadiseler Avrupalıların umurunda bile değil.
* Petrol şirketleri de “ambargo bitsin, Irak’ı dilediğimiz gibi sömürebilelim” istiyorlar.

Filmin 31. dakikasına geldiğimizde herşey önümüze daha net şekilde seriliyor ve sahneye ABD ile İsrail’in en önemli müttefiki olan Kürtler çıkıyor:

- Kuzey Irak’da yaşayan Kürtler, BM üzerinden ABD’nin Irak’ı vurması için en büyük koz haline geliyorlar.
- Kürdistan’ın Irak içinde ABD’nin korumasında “ayrı bir devlet olduğu” üstüne basarak vurgulanıyor.
- Kürtler’in Irak devletine olan ihanetleri sıralanarak, buna rağmen Saddam’ın ülkesinin güvenliği için yaptığı bütün askerî operasyonlar olduğundan yüz (100) kat daha kötü gösterilerek, müthiş bir algı operasyonu yapıldığı anlatılıyor.

Enteresan olan şu ki; bu dakikaya kadar hadiselere objektif olarak yaklaşan Michael, bir Kürt kızıyla yatağa girince (Kürt kızı rolünde de Hakkârili meşhur Yılmaz Erdoğan’ın karısı Belçim Bilgin Erdoğan var - Sonradan zahmet edip boşadı) anlattığı herşey objektifliğini kaybediyor. Hatta bu konuda Pasha (Benon Sevan), argo deyimler kullanacak kadar sert ifadelerle Michael’i ikaz ediyor fakat kadın yüzünden gözü dönmüş olan genç diplomat Michael kimseyi dinlemiyor.

Kürt kızı Nashim (Belçim), Michael’a “Irak ordusunun ırkdaşlarına saldırmasının tek sebebinin Kürt olmaları olduğunu” söylüyor. Mustafa Barzani’den itibaren Kürtlerin içinde yaşadıkları Irak devletine yaptıkları ihanetlerden tek kelime bile bahsetmiyor.

Ve filmin ortasına geldiğimizde “büyük oyun” başlıyor:

Önce Bağdat’daki BM müdürü Christina Dupre, New York’daki idareci Costa Passaris tarafından tertiplenen bir hileyle alaşağı edilecektir. Adaletsizliğe karşı çıkan Fransız Dupre’yi nasıl yok edeceklerini Michael’a anlatan Costa Pasha şöyle der: “Diplomasi, başarıya giden yolda önüne çıkan engelleri ortadan kaldırmaktır.” Batılı devlet adamlarının Roma İmparatorluğu döneminden beri bu kaideyi tatbik ettikleri düşünülecek olursa, bize hiç yabancı gelmiyor.

İkinci olarak, güya BM TIR’larıyla silah taşıyan Saddam rejiminin fotoğrafları ortaya çıkarılır ve medya vasıtasıyla dünya kamuoyu etki altına alınır.

Üçüncü olarak, Michael’a (dolayısıyla seyircilere) yüzlerce mezar taşının olduğu bir kabristan gösterilir ve buradaki ölülerin tamamının Saddam rejimince katledilen Kürtler olduğu söylenir. Mezartaşlarının üzerinde ne yazdığını anlamayan Michael, kendisine gösterilene inanır.

Dördüncü olarak, Saddam rejiminin adamları olduğu söylenen kişilerin başrolde olduğu bir “tiyatro” gösterisi düzenlenir. Bu yol kesme gösterisi esnasında, Michael’a “Kürtlerin nasıl öldürüldüğü” teorisi ispatlanmaya çalışılır.

Irak’da bunlar olurken, oğul Bush ve İngiltere başbakanı Tony Blair de basın mensuplarına açıklamalar yapmaktadırlar. Bütün bunlar “işgal için gereken sebepler” oyununun bir parçasıdır. “Koalisyon Birliği” adını alacak olan emperyalist devletler tek müttefiki de Kürtler’dir. Tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi…

Belçim’in canlandırdığı provokatif ajan Kürt kadını Nashim’in Michael ile sevgili olması, gerçeklerin peşinde koşan genç diplomatın aklını alt üst ederek, Irak üstüne oynanan korkunç oyunda pek çok şeyi mahvetmiştir. Michael, birçok konuda kendisine yalanlar söyleyen Costa’yı (Benon Sevan) sadece bu kadın hususunda dinlemiş olsa, Irak’daki binlerce insanın hayatını kurtarmış olacaktır ama iş işten geçtikten sonra herşeyi anlayacaktır.

Irak’ı işgal etmek için harekete geçen ABD ve müttefiklerinin saldırı gerekçesini son büyük yalancı George W. Bush televizyondan şu sözlerle anlatır: “Koalisyon güçleri, Iraklıların özgürlüğü için, dünyayı büyük bir tehlikeden kurtarmak ve Irak’ı etkisiz hale getirmek için askerî operasyona başladılar.”

Sonrasında Irak nasıl “özgür” oldu ve dünya nasıl “büyük bir tehlikeden” kurtuldu, hep birlikte seyrettik.

Toplam bütçesi 64 milyar ABD Doları olan “Petrol Karşılığı Gıda” programının baş yöneticisi Costa Passaris/Benon Sevan (Ben Kingsley canlandırıyor) foyası meydana çıktığında bile Michael’ı kandırmak için aynı sihirli cümleyi kurar: “Dünyayı birlikte kurtarabiliriz, sen ve ben.” Michael bu sözlere inanmayıp, görevden alınmasını sağladıktan sonra da Costa/Benon Sevan Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne kaçar. Güney Kıbrıs ile ABD arasında “suçlu alışverişi olmadığı” için de Sevan’a kimse karışmaz.

ABD ordusunun Bağdat’ı ele geçirmesinin ardından, Batılı emperyalistlerin en sadık müttefikleri Celal Talabani ve Mesut Barzani başkentte boy gösterirler. Talabani Irak’a cumhurbaşkanı yapılırken, kuzeydeki “devletçiğin” idaresi de Barzani’ye bırakılarak ikisi de mükâfatlandırılırlar.

İşte size yönetmenliğini Per Fly’ın yaptığı, başrollerinde Theo James, Ben Kingsley, Belçim Erdoğan ve Jacqueline Bisset’in olduğu, ABD ve Danimarka ortak yapımı  “Backstabbing for Beginners” son yılların en ufuk açıcı filmi.

İşin tuhafı emperyalistlerin çevirdiği bütün dolapların, kurulan bütün tuzakların, atılan bütün bombaların hedefindehep halkı Müslüman olan ülkeler var. Uzakdoğu’dan Avrupa’ya kadar bütün işgal hareketleri de İslam coğrafyasında yaşanıyor. Fakat Amerikan halkını ve ekonomisini ayakta tutan trilyonlarca petro-dolar ABD bankalarına akmakta… Teorik olarak bu servetin sahibi Arap Devletleri, pratikte ise ABD.

Son bir not: Bu yazıyı yazarken, “Mesut Barzani, Trump’ın özel temsilcisi Brett McGurk ile Erbil’in Salahaddin kasabasındaki konutunda görüştü” haberine rast geldim. Tarih, 2018 senesinin ağustos ayı. Yukarıda anlattığım filmde yaşanan olayların üstünden 16 yıl geçmiş ama Kürtlerin yaşayan son temsilcisi Barzani halen Amerikalıların uşaklığına talip... https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/yeni-baslayanlar-icin-ihanet-oyunlari_312

Cuma, Haziran 28, 2019

"Roman Okumak" Bir Kültürdür


İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Üniversite birinci sınıftayken, kaldığım erkek öğrenci yurdu fakülteye uzak mesafedeydi. Her gün yolculuk için 1,5 saat sabah, 2 saat de akşam saatlerinde belediye otobüsü ve vapurda vakit harcıyordum. İşte bu yolculuklar esnasında, çocukluğumdan kalan alışkanlıkla kitap okurdum, genelde de roman ve hikâye... Okuyacak kitap kalmadığında da ya bir arkadaştan ödünç kitap alırdım yahut Beyazıt'daki Sahaflar Çarşısı'na gidip ucuza bulduğum bir kitabı...

Fakültenin eğitim dönemi başladıktan birkaç ay sonraydı. Bir sabah yine kitap okuyarak sınıfa gelmiştim. Defter ve kitaplarımın arasında gazete kâğıdıyla kaplı kalın romanı gören sınıf arkadaşım Uğur Kayar kitabı eline aldı, açtı, baktı ki, bir macera romanı, dudak büküp küçümseyerek "sen hâlâ roman mı okuyorsun?" dedi.

Şaşkınlık içinde kalmıştım. "Ne var ki bunda?" diye soruyla cevap verdim.

"Üniversiteye gelmişsin, siyasî kitap okuman gerekirken roman okuyorsun" deyince, ne diyeceğimi şaşırdım. Roman okumayı bayağı, pespaye bir eylem olarak görüyordu.

Deyim yerindeyse, apışıp kalmıştım. O güne kadar bildiğim, duyduğum, okuduğum büyük insanlar roman okumuş; hikâyeler, romanlar yazmışlardı. Dünyayı değiştiren en önemli unsurun "kalem" olduğuna inanarak büyümüştüm. Babamı, annemi, dayılarımı, amcalarımı, arkadaşlarımı hep kitap okurken görmüştüm. Ben daha okumayı bilmezken, annem ve babam bana kitaplar okumuşlar, en heyecanlı maceraları, en acıklı aşk hikâyelerini, en büyük savaşları, en güzel masalları hep kitaplardan öğrenmiştim. Şimdiyse sınıf arkadaşımın romanları küçümseyen bu tavrı içime bir ok gibi saplanmıştı. Öylece kalakalmıştım. Birkaç dakika sonra ders başladı ve herkes yerine oturarak, sınıfa giren hocayı dinlemeye başladı. Fakat ben zihnimi bir türlü derse veremiyordum, çünkü çok derinden yaralanmıştım bir kere...

O günden sonra yolda giderken roman okumayı bıraktım, artık sadece uyumadan önce yatağa uzandığımda okur olmuştum. Sair zamanda da daha ağırbaşlı fikir kitapları okuyordum.

Attila İlhan'a Borcum Var

Aradan birkaç yıl geçti. Bir gün alışveriş yaptığımda, aldığım bir şeyi yarım sayfa gazete kâğıdına sararak bana verdiler. Eve gelip de paketi açıp içindekini çıkardıktan sonra, gazete kâğıdında ne yazılı diye merak ettim. Milliyet Gazetesi'nin orta sayfalarından birinin yarısıydı ve Attila İlhan'ın köşe yazısının başlangıç bölümü okunacak vaziyetteydi. Okumaya başladım. Attila İlhan makalesinde "roman okumanın bir kültür işi olduğunu, hayatı ve insanları tanımak için roman okumanın lazım geldiğini, her insanın roman okuyamayacağını bu nedenle roman okumanın bir ayrıcalık olduğundan" bahsediyordu...

Yazının devamı sayfanın altında kaldığı için nasıl bittiğini bilmesem de oraya kadar okuduklarım bana yetmişti. O günden sonra yeniden roman okumaya başladım.

Roman ve hikâye okumanın tadı hiçbir şeye benzemez. Bu tada en yakın keyif ancak radyo tiyatrosu dinlemekte bulunabilir. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, her bir satırını okudukça, cümlelerin tesiriyle bambaşka bir âleme gidilir, hikâyenin veya masalın kahramanlarıyla beraber biz de maceradan maceraya koşarız. Devlet kurar, padişah olur, kötü kimseleri yakalayıp tesirsiz hale getirir, sıcak bir günde ovada akmakta olan derenin serin suyunu yudumlar, kocaman yolcu uçaklarında seyahat eder, on kişiyi öldürmüş olan seri katili bulmak için polis dedektifi gibi iz süreriz. Bu heyecanın benzerini radyo tiyatrosu dinlerken yaşayıp hissetme bahtiyarlığına ererken, film seyrederken alınan tat bu kadar etkileyici olmaz. Kitabın satırlarını okurken kafamızda kurduğumuz âlemin bizzat içindeyizdir fakat sinemada veya televizyonda film seyrederken "izleyici" olmaktan öteye geçilmez. Ayrıca "hayaller" de ekranda gördüklerimizle sınırlandırılmıştır.

Filmi Yapılan Romanlara Bir Örnek: Kurtlarla Dans

İşte bu nedenlerden ötürü, kitabını okuduğum romanlardan uyarlanan filmleri seyretmemeyi tercih ederim. Çünkü her defasında çok büyük hayal kırıklığına uğramışımdır. En fecisi de 1990 yılı yapımı ve 1991'de 7 adet Oscar ödülü almış olan "Kurtlarla Dans - Dances with Wolves" filmidir. Yönetmen ve başrol oyuncusu Kevin Costner zekice bir davranışla senaryoyu da romanın yazarı olan Michael Blake'e yazdırmış ve filmin süresi de 3 saat olmasına rağmen, film benim için tam bir hayal kırıklığıdır. Kurtlarla Dans romanı; sıradan, edebî değeri olmayan bir eser olmasına rağmen, filmden kat be kat fazla keyiflidir. Çünkü roman sanki senaryo gibi sahne sahne yazılmıştır ki, anlatılan her bir ayrıntıyı, her duyguyu, her düşünceyi, her konuşmayı, her bakışı ben hayalimde öylesine benimseyerek yaşamışımdır. Ama yine de ne olursa olsun, 7 Oscar ödüllü bir film bile beklentilerimi karşılayamamıştır.

Yıllar sonra yazar ve senaristi Michael Blake devam niteliğinde iki roman daha yazarak, Amerikalı beyazların Kızılderililere yaptığı haksızlıkları ve katliamı çok güzel anlatmıştır. "Kutsal Yol - Holy Road" ve "Kızılderili Çığlığı: Bir Amerikan İsyanının Kalbi - Indian Yell: The Heart of an American Insurgency" romanları Türkçe'ye çevrilerek ülkemizde satışa sunulmuştur ama yayınevlerimiz "Marching to Valhalla: A Novel of Custer's Last Days" ve diğer kitaplara rağbet etmemişler. Ki, Michael Blake ile Forrest Carter'ın Kızılderililerin yaşadığı faciaları anlatan romanları, Dee Brown'ın "Kalbimi Vatanıma Gömün - Bury My Heart At Wounded Knee" kitabında anlattığı katliamları destekler mahiyettedir.

Konuyu daha fazla dağıtmadan toparlayayım, yoksa şimdi Bartolome De Las Casas’ın "Kızılderili Katliamı" kitabına geçip, insaflı bir papazın gözünden bir kavmin yok edilişini anlatmaya başlayacağım. Casas, Dee Brown ve Forrest Carter'ı başka bir yazıya bırakayım. https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/roman-okumak-bir-kulturdur_303

Burası Tabular Ülkesi Türkiye


İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Çocukluğumda TRT'de yayımlanan dizi filmleri saymazsak, dizi film seyretmek gibi bir alışkanlığım yok. Hele de son 10-15 yılda televizyon kanallarında "yerli dizi film" başlığı altında verilen "ucubelere" tahammülüm hiç yok.

Çünkü, dünyadaki televizyon kanalları için üretilen dizi filmlerin her bölümü 30 ilâ 60 dakika arasında olur.

Çünkü, dizi filmler sinema için yapılan filmlerde verilmesi güç olan hikâyeleri hakkını vererek işlemek için yapılırlar.

Çünkü, sinema filmi yapmak masraflı ve zor olduğu için, daha kısa zamanda ancak aynı tadı vermek için dizi film yapılır.

Çünkü, seyirciyi günlük veya haftalık periyotlarla ekrana bağlamak için dizi film yapılır.

Fakat Türkiye'de böyle mi ya? İnsanı çıldırtacak derecede uzun ve amaçsız yazılmış senaryolar üzerinden bol reklam kuşağı almak hedefleniyor. Konu kıtlığı varmış gibi "aşk" kelimesine hakaret niteliğinde berbat öyküler seyircinin önüne konuluyor. Gerçi senarist ve yapımcıların haksız olmadığı bir husus var ki: İzleyici -özellikle de kadınlar- bunu istiyor. Aynı karakterler, benzer mekânlar, verem edecek saçmalıklar... Seyirci kalitesinin pek düşük olduğu ABD'de bile bu kadar konu kısırlığı yaşanmazken, ülkemizde niye böyle oluyor, ben çözemedim. Ancak şunu biliyorum ki, gün gelecek bu devran sona erecek. İspanya, Kore, Danimarka, Hindistan gibi ülke sinemalarının başardığı işi biz de başaracağız fakat bu kuşak filmcilerle değil...

Dokunulmaz Meslekler ve İnsanlar

Yaşı 40'ın üstündeki nesil için, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Vadideki Hayat, Kadın Polis, Bonanza, Ivanhoe, Uzay Yolu, Baretta gibi diziler hatıralarımızdan hiç silinmeyecekler. Yabancı dizilerin hepsine başarılı diyemeyiz ama aralarında bazıları var ki, bütün dünyada ilgiyle takip ediliyor, bir sonraki bölümü beklemek ızdırap halini alıyor. Yakın geçmişte bunun en güzel örnekleri olarak Lost, Prison Break, Fringe, Breaking Bad, X Files, Sopranos ve daha pek çok dizi film ismi sayabilirim. Son senelerde yapılan dizilerde, eskilerin kalitesi yakalanamasa bile, yine çok beğenilen diziler var. Vikingler, Walking Dead, Game of Thrones, The 100, Chicago Fire, Black Mirror vs.

Bu dizi filmlerden çoğu benim ilgi alanıma girmese de, neler olduğunu bilmek adına takip ediyorum. İsmini yazdığım veya yazmadığım bu dizilerin konularının çok çeşitli olduğunu görüyoruz. Fantastik, komedi, gizem, dram, polisiye, adliye, suç, politik, uzay, dünya, bilim kurgu, sanat, biyografi, tıp, aksiyon, din vb.

Peki, Türkiye'deki dizilerin konularına bakınca ne görüyoruz? Aşk kılıfı altında aile içi aldatma ve komedi. Adı "polisiye" olup da kendisi "absürt komedi" olan birkaç tane dizi film. Başka? Yok. Bunun sebebi nedir? Cevap: Toplumsal tabularımız.

Sadece dizilerde değil, sinema için çekilen filmlerimizde de aynı "kâbus" geçerli. Memleketimiz senaristleri, yapımcıları, yönetmenleri ve oyuncularının o kadar fazla tabuları var ki, bunlar yüzünden ne fantastik, ne polisiye, ne siyasi, ne biyografik, ne bilimkurgu, ne gizem, ne suç, ne adlî, ne bilim, ne de toplumsal film veya dizi yapılamıyor. Geriye ne kalıyor? Yalnızca aşk maskesi altında fuhuş ve komedi kılıfı altında da saçmalık filmleri yapmak.

Bu tabular neler demeyin, çünkü bu ülkede bütün polisler, bürokratlar, politikacılar, din adamları, bilim adamları, doktorlar, hemşireler, askerler ve sanat erbabının tamamı süt ile yıkanmışlardır. Herhangi bir meslekle ilgili bir dizi veya film yapılacağı zaman senarist ve yapımcı, bu insanları ya çok iyi gösterecektir veya o konuya el atmayacaktır. Hele bir dizi veya filmde bir doktoru, polisi, siyasetçiyi, imamı (bunun tam tersi de oluyor: İmam veya müezzinler kötünün de kötüsü olarak gösteriliyor), subayı, yargıcı, savcıyı ya da hemşireyi kanunsuz işlere bulaşmış gösterin bakalım. O meslek grubunun dernekleri memleketi başınıza yıkarlar, hakkınızda dâvâ açarlar, yayını yapan TV kanalının önüne siyah çelenk koyarlar, sizi "persona non grata - istenmeyen adam" ilân ederler.

İşte bu nedenler yüzünden, Türkiye'de biz, maalesef, uyduruk aile içi ensest ve aldatmanın zirve yaptığı dizi veya filmleri seyretmeye mahkûmuz. Senarist ve yapımcıların savunması da hazır: "Siz, gündüz kuşağındaki TV yayınlarını izlemiyor musunuz? O masum Anadolu insanı dediğiniz kişilerin birbirlerine neler yaptıklarını görmüyor musunuz da, biz aynı mevzuları filmlerimizde konu edindiğimizde bize saldırıyorsunuz?"

Karşılıklı etkileşmeyle başlayıp, suya atılan taşın etrafında büyüyen halkalar misâli, yıllar geçtikçe artan “toplumun bozulması” hadisesinde suçu üstüne alan yok. Maddî menfaatler için halkın duyguları sömürülürken, vatandaşlarımızın önceleri keyifle seyrettikleri dizi ve filmler şimdi günlük vakalar haline geldi. Televizyonlarda, gazetelerde, haber sitelerinde, radyolarda haber bültenlerinin büyük bölümü “3. Sayfa haberi” diye tarif edilen suçlara ayrılıyor: Çocuklar kaçırılıp öldürülüyor, komşunun karısına tecavüz ediliyor, adam karısını aldatıyor, buna mukabil kadın da kocasını boynuzluyor. Oluyor da oluyor...

Ve bu durumu düzeltmek için gayret göstermesi lazım gelen mercilerde oturanlar da yüksek tutarlı maaşlarını alarak, vicdan azabından zerre nasiplenmeyerek, olanları seyrediyorlar.
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/tabular-ulkesi-turkiye_301

Cumartesi, Haziran 08, 2019

Biri Sizi Gözetliyor: Anon



İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Atmosfer, sinema tarihinin önemli polisiyelerinden biri olan David Fincher'ın yönettiği "Seven - Yedi" filmini hatırlatan karanlık/gri bir dünya ama yağmur yağmıyor, kupkuru... Gözle görülen herşeyin "kamera kaydı" gibi kaydedildiği fantastik bir âlem... İnsan zihinlerinin okunabildiği... Canlı ve cansız herşeyin ve herkesin bir barkodunun olduğu bir evren... Sokak ve caddeler boş sayılır, sadece aceleyle yürüyen donuk yüzlü insanlar ve tek tük geçen arabalar var. Ancak söylemeden geçmeyeyim: Filmin içine gizlenmiş bol miktarda gizli reklam var. Spor giyiminden tutun da, elektronik eşyalar, bira, sigara, yiyecek markaları bilinçaltımıza (subliminal) hücum ediyor. Filmin yapımcıları pek çok şirketten sponsorluk almışlar. Hele de başrol oyuncusu Clive Owen'ın ağzına yakışmasa da, sırf reklam olsun ve senaryoya uysun diye habire sigara içmesi, sigara tiryakilerini bile tiksindirebilecek seviyede... Hani Clint Eastwood gibi bir aktör olsa sigaraya itiraz etmeyebilirdim ama sigara, polis dedektifi Sal Frieland rolündeki Clive Owen'da çok iğreti duruyor.

Filmin başlangıcı ve gelişmesi iyiyken, ortasından sonra senaryonun hikâyesi başka bir mecrada akmaya başlıyor. Biraz da heyecan duyarak bekliyoruz ki, olaylar zirve yapsın, sonra da çözüm süreci başlasın. Fakat bir türlü olmuyor. "Truman Show" filminin senaristi, Simone (S1m0ne) filminin senaristi ve yönetmeni Andrew Niccol bu defa başaramıyor. "Anon" filmi bir türlü vasatın üstüne çıkamıyor. Umumiyetle karanlık/huzursuz/ümitsiz gelecekle alakalı filmlerle uğraşan yönetmen Niccol, oluşturmak istediği atmosfer hususunda istediğini elde etmiş ama Anon'un genelinde ortalamanın altında kalmış.

Şunu da söylemekte fayda var. Anon'daki katil ile 1997 yapımı "Kızları Öp - Kiss the Girls" filminin seri katili birbirine çok benziyorlar. İkisi de bebek yüzlü, ikisinin de niçin öldürdükleri filmde bir türlü izah edilemiyor, ikisi de ekranda göründükleri anda kendilerini belli ediyorlar. Katil kim, diye bir şüpheyi sonuna kadar götürsek de, finalde "evet, katilin bu olduğunu tahmin etmiştim" diyorsunuz. Gerçi pek çok polisiye filmde benzer özellikler vardır ancak bu ikisindekileri ben fazlasıyla birbirine benzettim.

KARANLIK GELECEĞİN MEŞ'UM İNSAN İLİŞKİLERİ

Teknoloji karşısında ezilmiş, köle haline gelmiş insanların ilişkilerinin de baskı altında olduğu böylesi bir dünyada kim yaşamak ister bilemem ama kameralarla her adımımızın takip edildiği günümüzün modern hayatının gittiğini noktanın, filmdeki gibi bir âlem olduğu kuşku götürmüyor. Herkesin birilerini takip etmesine gerek yok, teknik cihazlar öylesine gelişmiş durumda ki, attığımız adımlar bile sayılıyor. Nerede alışveriş yapmışız, kiminle oturmuşuz, tatil için nereye gitmişiz, hangi kitapları okuyoruz, yedi göbek sülalemizde kimlerle akrabayız vs. Böylesine hercümerç olmuş bir dünyada, kendimizi korumak için epeyce fedakârlıkta bulunmamız gerekiyor.

Ayrıca filmi seyrederken, sanal ile gerçek dünyaların mukayesesini de yaptım. Sanal dünyayı "hakikat" zannedenler ile gerçek dünyada yaşayıp da "sanal âlem" üzerinde tasarrufta bulunanları düşündüm. Sanal âlemdeki yaratıkların, gerçek dünyadaki "güçlüler" tarafından "kukla" misali yönlendirilmeleri; Matrix örneğindeki gibi, neyin hayal neyin hakikat olduğunun farkına varılabilmesi için bilginlerin "hikmet ve irfan" konularında ilim sahibi olmaları gerekmesinin şart olması... Yani, insanlığın "bilim" diye bildiği şeyin aslında eşyanın bilgisini zihne nakletmesi olduğunu; bu nakil işleminin de ambarda eşyaları üstüste yığmaktan farksız olmasının farkına varılarak, bilimin sadece akıl ve zihin hamallığından ibaret olmaması için "bilginin hikmetle aydınlatılarak, irfan ile bereketli bir tarla" haline getirilmesi gerekir. Hikmet ile aydınlanmış beyinler irfana ulaşırlarsa, hem kendilerine hem de çevresindeki evrene ışık tutarlar. İlmini hikmet ve irfan ile doruklara çıkaramayanlar ise, hayat ve kâinat bilmecesindeki sırları çözemezler. Tıpkı dedektif Sal Frieland'in içine düştüğü cinayet girdabında boğulurken, kim olduğunu bilmediği bir kadının karşısına çıkarak, ona karşıkarşıya olduğu büyük muammayı çözmesi için lazım gelen yöntemi göstermesi gibi...
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/biri-sizi-gozetliyor-anon_299

*********************

Le début et le développement du film sont bons, mais après le milieu de l'histoire du script commence à couler dans un autre support. Nous sommes également heureux d’espérer que les événements culmineront et que le processus de solution commencera. Mais cela n'arrive jamais. Le scénariste "Truman Show", le scénariste et réalisateur Simone (S1m0ne) Andrew Niccol échoue cette fois-ci. Le film "Anon" ne peut tout simplement pas dépasser la moyenne. Traitant généralement de films sur l’avenir sombre / agité / désespéré, le réalisateur Niccol a réalisé ce qu’il souhaitait en termes d’atmosphère qu’il souhaitait créer, tout en restant inférieur à la moyenne dans Anon.

Je devrais aussi dire ça. Le tueur d’Anon et le tueur en série du film Kiss the Girls de 1997 sont très similaires. Tous les deux ont un visage de bébé et ne peuvent pas être expliqués dans le film qu'ils ont tué tous les deux, et ils se montrent tous les deux quand ils apparaissent à l'écran.


*

Начало и развитие фильма хорошее, но после середины сюжета сценарий начинает перетекать в другую среду. Мы также рады ожидать, что события достигнут максимума, а затем начнется процесс решения. Но этого никогда не происходит. Сценарист "Truman Show", сценарист и режиссер Simone (S1m0ne) Эндрю Никкол проваливается на этот раз. Фильм «Анон» просто не может быть выше среднего. В целом, имея дело с фильмами о мрачном / беспокойном / безнадежном будущем, режиссер Никкол достиг того, чего хочет, с точки зрения атмосферы, которую он хочет создать, но в Аноне он ниже среднего.

Я должен также сказать это. Убийца в Аноне и серийный убийца фильма 1997 года «Поцелуй девушек» очень похожи. Они оба с детским лицом, и их нельзя объяснить в фильме, что они оба убили, и они оба показывают себя, когда появляются на экране.

*

The beginning and development of the film is good, but after the middle of the story of the script begins to flow in another medium. We are also excited to expect that the events will peak and then the solution process will begin. But it never happens. "Truman Show" screenwriter, Simone (S1m0ne) screenwriter and director Andrew Niccol fails this time. The movie "Anon" just can't get above average. Generally dealing with films about the dark / restless / hopeless future, director Niccol has achieved what he wants in terms of the atmosphere he wants to create, but is below average across Anon.

I should also say that. The killer in Anon and the serial killer of the 1997 film Kiss the Girls are very similar. Both of them are baby-faced, and they cannot be explained in the film that they both killed, and they both show themselves when they appear on the screen.


*

بداية الفيلم وتطوره جيدان ، لكن بعد منتصف قصة النص يبدأ التدفق في وسط آخر. كما أننا متحمسون لتوقع أن الأحداث ستصل إلى ذروتها ثم تبدأ عملية الحل. لكن هذا لا يحدث أبدا. فشل كاتب السيناريو "ترومان شو" وكاتب السيناريو ومخرج سيمون (S1m0ne) أندرو نيكول هذه المرة. لا يمكن أن يحصل فيلم "Anon" على معدل أعلى من المتوسط. يتعامل المخرج Niccol عمومًا مع الأفلام التي تدور حول المستقبل المظلم / المضطرب / اليائس ، وقد حقق ما يريده فيما يتعلق بالجو الذي يريد أن يخلقه ، ولكنه أقل من المتوسط في جميع أنحاء Anon.

أود أن أقول ذلك أيضا. القاتل في Anon والقاتل المسلسل لفيلم Kiss the Girls لعام 1997 متشابهان للغاية. كلاهما ذو وجه طفل ، ولا يمكن تفسيرهما في الفيلم بأنهما قتلا ، وكلاهما يظهران نفسيهما عند ظهورهما على الشاشة.

*

O começo e desenvolvimento do filme é bom, mas depois do meio da história do roteiro começa a fluir em outro meio. Também estamos entusiasmados em esperar que os eventos cheguem ao máximo e que o processo de solução seja iniciado. Mas isso nunca acontece. O roteirista de "Truman Show", Simone (S1m0ne) roteirista e diretor Andrew Niccol falha neste momento. O filme "Anon" simplesmente não pode ficar acima da média. Geralmente lidando com filmes sobre o futuro sombrio / inquieto / sem esperança, o diretor Niccol alcançou o que ele quer em termos da atmosfera que ele quer criar, mas está abaixo da média em Anon.

Eu também devo dizer isso. O assassino em Anon e o serial killer do filme Kiss the Girls de 1997 são muito parecidos. Ambos são de cara de bebê, e não podem ser explicados no filme que ambos mataram, e ambos se mostram quando aparecem na tela.

Bu Memleketten Adam Çıkmaz



İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

İşine geldi mi öyle, gelmedi mi böyle konuşan adamların ülkesinde yaşamak size acı veriyor mu bilemem ama kendi adıma konuşmam gerekirse bu iğrençlikten hem utanıyor hem de büyük üzüntü duyuyorum.

Bu konuyla ilgili olarak verilecek en mükemmel örnek futbol dünyasından olduğu için Abdürrahim Albayrak'ın 3 (üç) hafta arayla yaptığı iki açıklamayı peşpeşe verince, sadece şaşkınlıktan gözlerimiz açılmıyor, dilimizin ucuna kadar pek çok söz geliyor. Hani şu söyleyince hakkımızda suç duyurusunda bulunulacak cümleler var ya, işte o laflar... Bu gibi "Rabbena, hep bana" diyen kişiler yüzünden hep yutkunarak bir ömür geçirdik. Ne yapalım, bize de böyle bir zamanda, bu tip insanlarla aynı gökyüzünün altında yaşamak nasipmiş.

14 Nisan 2019 günü Fenerbahçe ile oynanan futbol müsabakasında, evsahibi takım 10 kişi kalmasına rağmen galip gelemeyen Galatasaray kulübünün üst seviye yöneticisi Abdürrahim Albayrak televizyon kameralarının önünde, çileden çıkmış ve kıpkırmızı bir simayla konuşuyordu: "Bir takım şampiyon edilecekse, çıksınlar açıklasınlar, ilan etsinler, kimse de boşuna uğraşmasın." Bkz: Bu da erkek kılıklı dansöz.

Hakemi yerin dibine sokan, ağzına geleni söyleyen A. Albayrak haberinin metnini okumak istiyorsanız buyurun: Alçaklıkta sınır tanımayan adam.

Galatasaray'ın Konyaspor ile oynadığı maçın ardından da yine televizyon kameralarının önünde "elimizde bilgiler, belgeler var, bunları açıklayacağız" diyerek alınan sonucu eleştiren Abdürrahim Albayrak, sıra Beşiktaş ile oynanan ve herkesin üstünde ittifak ettiği "hakemin yanlı ve yanlış kararlar verdiği" maçtan sonra ise bambaşka konuşuyordu: Şerefsiz herifin konuşması burada.

"Hakem çok iyi bir maç yönetti" diyen Alçak Albayrak'ın sözlerini okumak isterseniz: Bok herifin sözleri burada.

Kazanınca iyi, kaybedince "biz kötü oynadık" diyemiyor da hakemi, Futbol Federasyonunu, rakip takımın oyuncularını, seyircilerini, dışarıda köfte - ekmek satan seyyarları, kokoreççileri, güvenliği sağlayan polisleri suçlamak nasıl bir akıl tutulmasıdır, anlayan beri gelsin.

Bu sözleri sadece Abdürrahim Albayrak için söylemiyorum. Albayrak en taze örnek olduğu için mukayeseli olarak verdim. Yoksa Beşiktaş idarecilerinin başını çektiği pek çok takım için aynısı sözkonusu. Ali Koç için diyemesem de, Aziz Yıldırım zamanında benzer tavırları Fenerbahçeli yöneticiler de gösterdikleri için, eskiden herkese sempatik gelen Fenerbahçe günümüzde "en sevilmeyen kulüp" olmuştur. 20 yıllık dikta rejiminin ardından Aziz Yıldırım'ın seçimi kaybettiği gün yalnızca Fenerbahçeliler değil, rakip takım taraftarları bile bayram etmişlerdir.

Yarım asırdır şu ülkede yaşayan sıradan bir insan olarak hakikaten üzülüyorum. İnsan hata yapar, yanlışlıkla konuşur, öfkesine hâkim olamayarak ileri-geri laflar edebilir. Bu gayet normaldir fakat sakinleştiği zaman yine aynı televizyon kameralarının önüne çıkıp "sevgili vatandaşlarım, ben bir kızgınlık anında şöyle böyle demiştim, bu sözlerimin bir hata olduğunu kabul ediyorum, lütfen kusura bakmayın" deme faziletini niçin göstermez? Bu erdemi niçin gösteremiyorlar biliyor musunuz? Çünkü yıllar önce de aynı haltı yiyip de o zaman da özür dilemedikleri ve fanatik taraftarlarca alkışlandıkları için, aradan o kadar vakit geçmesine rağmen aynı hatayı bilerek ve isteyerek yapıyorlar.

Futbol dünyası böyle de, politika dünyası farklı mı? Sırf seçim kazanmak, baş olmak sevdası yüzünden geçen yıl başka, bu yıl başka konuşan parti liderlerini de kimse eleştirmediği için vaziyetimiz böyle... Hatta bazı siyasi parti başkanlarımız var ki (isim vermeye lüzum yok, hepiniz tanıyorsunuz) sabah başka, akşam başka, ertesi gün de daha başka konuşarak en güzel dans figürlerini sergilemiş oluyorlar. Sonra da biz çocuklarımıza "yavrum, yalan söylemek yanlıştır, günahtır, sen hep doğruyu söyle" diyoruz. Televizyon ekranına bakan çocuklarımız yalan söyleyen amca ve teyzeleri mi örnek alırlar, yoksa bizim sözlerimizi mi? Ne demişler, lisan-ı hal, lisan-ı kal'den efdaldir. Bunu da mı anlamadınız? Gayet normal, mazimize ait herşey budandığı için imparatorluk lisanından bir kabile diline terfi ettirildik. Bu konuda biraz bilgi sahibi olmak isterseniz, Kemal Tahir'in notlarını okuyabilirsiniz veya Yavuz Bülent Bakiler'in yazılarını...
https://www.alemihaber.com/onuncusite/haber/bu-memleketten-adam-olmaz-60146

Perşembe, Mayıs 30, 2019

Çürümüş ABD'nin Jessicası


İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Jessica Chastain adlı Amerikalı kadın oyuncuyu, başrolünde iyi bir performans gösterdiği "Miss Sloane - Bayan Sloane" filmiyle tanıdım. Filmi beğenmiştim ama sonrasında başrol oyuncusunu unutmuşum. Aradan fazla bir vakit geçmeden bu defa "Molly's Game - Molly'nin Oyunu" filmini seyredince, "ben bu kadını bir yerden hatırlıyorum" dedim ve kısa bir araştırmadan sonra ikisinin de aynı oyuncu (Jessica Chastain) olduğunu anladım. Merak ettim ve iddialı iki filmde gayet başarılı oyunculuk sergileyen Jessica'nın özgeçmişine sırf meraktan bir göz attım. İşte bu yazıyı da Jessica'nın hayat hikâyesi yüzünden yazıyorum. Belki de "ne idüğü belirsiz" bir çocuk olarak doğması ile ABD'nin kuruluşu ve yükselişi arasında zihnimde meydana gelen çağrışımlar, bana, Jessica ve ABD arasında bir paralellik kurdurdu.

Gayrımeşru bir çocuk olarak evlilik dışı doğan, üvey bir babanın kanatları altında, üvey kardeşlerle aynı evi paylaşan, liseyi bitiremese de, muhteris bir Amerikan genci olarak "başarıya aç" olarak büyüyen Jessica, büyük çabaları neticesinde, bir oyunculuk okulu olan Juillard'a kabul edilir ve 2003 senesinde de diploma alır.

Sonrasında film ve dizilerde aldığı rollerin altından başarıyla kalkan Jessica, önce "Miss Sloane" sonra da "Molly's Game - Molly'nin Oyunu" adlı yapımlarda üstün performans sergileyerek kendini sinema dünyasına kabul ettirdi.

Senaryosunu Jonathan Perera'nın yazıp, John Madden'in yönettiği 2016 yılı yapımı "Bayan Sloane" filminde Jessica Chastain, kazanmak için bütün fırsatları deneyen, hırslı ve çok başarılı bir lobici kadın rolünde... Jessica, yeni hazırlanan bir kanununun Amerikan Senatosu'ndan geçmesini önlemek üzere hareket eder ve yasayla ilgili bir kampanya başlatır. Fakat karşısında güçlü ve tehlikeli bir silah lobisi vardır. Bireysel silahlanmayı daha da arttırmayı hedefleyen bu lobicilik faaliyeti, kanunu onaylatmaya yakındır. Yasanın kabul görmemesi için muhalif lobi faaliyeti yürüten Bayan Sloane’un başından geçen mücadeleyi filmin son dakikasına kadar heyecanla izliyoruz. Enteresan olan şu ki; iyi bir hedefe yönelik hareket ederken, ahlakî olmayan taktiklerle yol alıyor ve bu yolda her şeyi mübah görüyor. Yani Jessica, her türlü ahlaksızlığın zirve yaptığı bir dünyanın has elemanlarından biridir.

Film, politika kulislerinde dönen pislikleri çok iyi sergiliyor. Öyle ki, insan filmi seyrederken "satın alınmayacak bir politikacı var mı acaba?" diye düşünmekten kendini alamıyor. Hani "Amerika Birleşik Devletleri'nde sistem çok farklı, herşey mükemmel şekilde çalışıyor" dedikleri şeyin tamamı, aslında bir kandırmacadan ibaret... Para ve dolayısıyla güç varsa, herşeyi ve herkesi satın alabiliyorsunuz.

2016 yılının en iyi filmlerinden olmasına rağmen Türkiye'deki sinemalarda hak ettiği ilgiye bir türlü ulaşamayan, hatta genel seyirci kitlesi tarafından da farkına varılmayan filmin en büyük handikabı, lobicilik faaliyetinin daha çok ABD'de popüler olmasından kaynaklanıyor. Filmin, lobicilik mesleğini anlama hususunda seyirciye çok büyük yardımı olsa da; anlaşılan, demokratik şekilde yönetilen ülkelerin halkları, bu adamların yani lobi şirketlerinin elinde bir oraya bir buraya yönlendirilen bilardo topları gibi...

Molly'nin Oyunu

Aaron Sorkin’in yazıp yönettiği film, bir biyografi kitabının sinemaya uyarlanmış hali… Uzaktan bakınca mutlu bir Amerikan ailesinin çocuğu olan Molly Bloom (Jessica Chastain) kayak sporcusudur ve küçük yaştan itibaren babasının kontrolü altında çalışarak ABD adına müsabakalarda yarışmaktadır. Psikoloji profesörü Larry Bloom (Kevin Costner) çocuklarının her ihtiyacıyla ilgilenen, mükemmel bir baba gibi görünürken, anne ve iki erkek kardeş de bu mutlu aile tablosunu tamamlayan diğer unsurlardır.

12 yaşındayken Molly kayak yarışları sırasında kaza yapar ve sakatlanır, tedavi edilir, spora yeniden döner. Yirmi yaşına geldiğinde olimpiyatlar esnasında bir daha sakatlanınca, kayak yapmayı bırakır, üniversitede hukuk fakültesini okumayı erteler ve ailesinden uzaklaşıp Los Angeles'a gelir. Film de bundan sonra başlar. Bir gece kulübünde garson olarak çalışmaya başlayan Molly, gün gelir "borç batağında ve meteliksiz olan fakat parasız olmadığını kanıtlamaya çalışan" bir adamla tanışır. Adam otel odalarında yasadışı kumar oynatan biridir. Böylece Molly kumar âlemiyle tanışır. Bir süre sonra adamdan ayrılıp, onun müşterilerini de kendi tarafına çeken Molly yasadışı kumar işinde ustalaşır. Artık paraya para demiyordur ama öte taraftan da gece hayatının bedeli olarak alkol ve uyuşturucuya müptela olur.

Aradan yıllar geçince Molly, çivisi çıkmış bu dejenere dünyanın dejenere Amerika'sının "poker kraliçesi" olur. Yine film ve romanlardan öğrendiğimize göre, ABD denilen "Dünya Cenneti"ndeki en büyük suç "vergisiz para kazanmak"tır. Molly'nin vergisiz olarak çılgın gibi para kazanması, devletin istihbarat teşkilatlarının gözünden kaçmaz.

Bir sabah güneş doğarken kapısı FBI denilen Federal İstihbarat Bürosu tarafından çalınır, daha doğrusu, kapı-baca demeden FBI ajanları eve dalar ve Molly'yi gözaltına alırlar. Sonrasında eski bir savcı olan avukat Charlie Jaffey (İdris Elba) devreye girer ve Molly'yi müdafaa etmeye başlar. Sonunda şapkadan tavşan çıkar ama nasıl olduğunu söylemeyeyim merak eden olursa, filmi seyretsin.

Söylemek istediğim başka birşey: Dünyadaki diğer milletlerin orada dev gibi bir kıta olduğunu bilmelerine rağmen bir faaliyette bulunmamalarını fırsat bilen Avrupalılar, Kolomb sayesinde oraya ayak basıp, Amerika ismini verdikten sonra yerli insanlara yüzyıllar boyunca katliamlar yaptılar. En güney ucundan en kuzeye kadar Avrupalı beyazların caniliğinden nasibini almamış olanlar, sadece Amazon ormanlarının derinlikleri yaşayan gariban kabilelerdi. Bu soykırımları yapanlar, Avrupa kıtasından gönderilen hapishane kaçkını katiller, caniler, hırsızlardı. Acımasızlığın zirve yaptığı bu insan kılıklı "yaratıklar" karşılarına kim çıktıysa ezdiler, yaktılar, parçaladılar, çiğnediler ve sonuçta ortaya "kan ve kemik üzerine kurulmuş bir haydut devlet olan" ABD çıktı. Kendi aralarında bile anlaşamayıp Kuzey - Güney veya Mavi - Gri (üniformaların renginden dolayı) savaşı yaptılar. Kendi seçtikleri başkanı (Abraham Lincoln) öldürdüler. İnsafsızlık mefhumu, Amerikalıların şahsında doruğa ulaştı. Cengiz Han, Sırplar, Çar Deli Petro, Almanlar hatta İsrail bile onlar kadar cani olamadılar. İspanyollar ve Portekizliler Orta ve Güney Amerika'yı talan edip Kızılderilileri katlederken; İngilizlerin önderliğinde diğer Avrupalılar da Kuzey Amerika halklarının üzerinden silindir gibi geçtiler. Verilen sözler tutulmadı, bütün hazineler yağma edildi, insanlar ya köle yapıldı veya rezervasyon denilen açık hava hapishanelerine tıkıldı. Kısacası Avrupa'nın kralları ve hükümdarları, ülkelerinde ne kadar ipten - kazıktan kaçma azılı haydut varsa gemilere doldurup "Yeni Kıta"lara (Amerika ve Avustralya) yolladılar.

Bu idam sehpası kaçkınlarının yerli halklara (Kızılderililer, Mayalar, İnkalar, Aztekler, Eskimolar ve Aborijinler) neler yaptıklarını kovboy veya benzeri filmlerden yahut romanlardan yüzlerce defa öğrendik. Bu katiller, caniler, hırsızlar; yerli halktan insanları öldürürken kendi aralarında da sonu gelmez mücadeleler yapıyorlardı. Tek dertleri vardı: Para - altın, dolayısıyla da güç yani iktidar...

Uzatmayayım, yaklaşık beş asırdır bitmeyen bu ihtiras mücadeleleri sonucunda artık öyle bir noktaya gelindi ki, 1900'lerin ortalarında "rüya ülke" diye propagandası yapılan ABD şimdi hızla tükenerek çöküşe gidiyor. Biraz önce rastgeldiğim bir haberde, Amerikan gençliği arasındaki uyuşturucu kullanımının 2001-2016 yılları arasında yüzde 292 oranında arttığı yazılıydı. Jessica Chastain'in şahsında, ABD'nin doğuşu, yükselişi ve geldiği çöküş macerasını görüyorum. Aralarında pek çok paralellik var: Jessica da gayrimeşru doğmuş, ABD de gayrimeşru... İkisi de tahsilini tamamlayamadan diploma almış. İkisi de melez... İkisi de açgözlü ve muhteris... İkisi de başarı için her türlü hileyi, düzenbazlığı yapmaya hazır...

Zaten Jessica'nın oynadığı bu iki filmden özellikle bahsettim. Her iki filmde de ABD'nin içinde bulunduğu bataklık pek güzel gösteriliyor. İnsanî anlamda müspet birşey yok. İçki, fuhuş, uyuşturucu, yalan, kandırmaca, hukukî madrabazlıklar, devletin vatandaşının sırtından kamçısını eksik etmemesi, polis devletinde yaşamanın getirdiği her türlü olumsuzluğun normal kabul edilmesi vs. Çökmekte olan bir emperyalist imparatorluğu kurtaracak ne olabilir, sorusuna cevap vermek isterim ama Amerikalıların aşırı kibri her çeşit kurtuluş reçetesini reddetmeye hazır olduğundan birşey dememe gerek yok.

Al Pacino ile Keanu Reeves'in başrolünde oynadıkları "Şeytanın Avukatı" filminin en son sahnesinde iblis rolündeki Al Pacino kameraya bakarak şunu söyler: "En sevdiğim günah, kibirdir." Ünlü yazar Ambrose Bierce'in de Newyork için "Şeytanın Başkenti" diye bir benzetmesi vardır. Gurur, kibir, ihtiras, sarhoşluk, paraya tapınma ve Şeytan'ın bir arada olduğu ABD'nin sonunun yakın olduğunu... Devamı için tıklayın: https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/curumus-abdnin-jessicasi_295

************************

Джессика Честейн и США выглядят одинаково. Оба ублюдки. Оба сделают все, чтобы победить. Никто не знает правил. Оба аморальны.

«Слоан», в главной роли Джессика, демонстрирует отморозков, которые возвращаются в их закулисные. "Есть ли политики, которых нельзя купить?" он не может не думать. Все в Соединенных Штатах, о которых говорят, что все работает отлично, на самом деле является обманом ... Владельцы денег и власти могут купить все и всех.

*

Jessica Chastain et les États-Unis se ressemblent. Les deux bâtards. Les deux feront tout pour gagner. Ni l'un ni l'autre ne connaît les règles. Les deux sont immoraux.

"Sloane", mettant en vedette Jessica, montre les scumbags qui reviennent dans leurs coulisses. "Y a-t-il des politiciens qui ne peuvent pas être achetés?" il ne peut s'empêcher de penser. Tous aux États-Unis, où ils disent que tout fonctionne parfaitement, est en fait une déception ... Les propriétaires de l'argent et du pouvoir peuvent acheter tout et tout le monde.


*

Jessica Chastain and the US look alike. Both bastards. Both will do anything to win. Neither knows rules. Both are immoral.

"Sloane," starring Jessica, shows off the scumbags that go back at their backstages. "Are there any politicians who can't be bought?" he can't help thinking. All in the United States, which they say everything works perfectly, is in fact a deception ... The owners of money and power can buy everything and everyone.

*

تبدو جيسيكا شاستين والولايات المتحدة على حد سواء. كلا الأوغاد. كلاهما سوف يفعل أي شيء للفوز. لا يعرف القواعد. كلاهما غير أخلاقي.

"سلون" ، بطولة جيسيكا ، تُظهر الأوغاد التي تعود إلى خلف الكواليس. "هل هناك أي سياسي لا يمكن شراؤه؟" لا يستطيع مساعدة التفكير. في الولايات المتحدة ، التي يقولون إن كل شيء يعمل بشكل مثالي ، هو في الواقع خداع ... يمكن لمالكي المال والسلطة شراء كل شيء والجميع.


*

Jessica Chastain und die USA sehen gleich aus. Beide Bastarde. Beide werden alles tun, um zu gewinnen. Weder kennt Regeln. Beide sind unmoralisch.

"Sloane" mit Jessica zeigt die Drecksäcke, die auf ihren Bühnen zurückgehen. "Gibt es Politiker, die man nicht kaufen kann?" er kann nicht anders als zu denken. Alles in den Vereinigten Staaten, von dem sie sagen, dass alles perfekt funktioniert, ist in der Tat eine Täuschung ... Die Besitzer von Geld und Macht können alles und jeden kaufen.

*

Djessïka Çasteyn men AQŞ birdey körinedi. Eki destesin. Ekewi de jeñiske jetw üşin bärin jasaydı. Erejelerdi de bilmeydi. Ekewi de azğın. Djessïkada oynaytın «Sloane», özderiniñ art jağına oralğan skwmagtardı körsetedi. «Satıp alwı mümkin emes sayasatkerler bar ma?» ol oylawğa kömektese almaydı. Amerïka Qurama Ştattarında bäri keremet jumıs isteydi deydi, şın mäninde aldaw bolıp tabıladı ... Aqşa men bïlik ïeleri bärin jäne barlığın satıp ala aladı.

Devletlerin Derin Tünellerinde Savaş


İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Son haftalarda internet deryasında bulup seyrettiğim iki dizi film var. Birincisi, İngiltere yapımı "Deep State", ikincisi de Fransa yapımı "Le Bureau"...

"Deep State - The Nine" yani "Derin Devlet" dizisinde başrolü ünlü Mark Strong oynuyor ki, benim de favori aktörlerimdendir. Konusu, MI6/CIA işbirliği içerisinde gizli bir yapılanma olan The Section’ın yöneticisi olan George White, Max Easton adlı eski casusunu öldü zannettiği oğlu Harry'nin intikamını alması için yeniden sahaya çağırır. Max Easton (Mark Strong) kısa süre içerisinde kendisini Ortadoğu’da kargaşa çıkararak menfaat sağlamaya çalışan istihbarat örgütlerinin kavgası içinde bulur. Bu örgütlere karşı tehlikeli bir oyun oynamaya girişen Max Easton ardında bıraktığını zannettiği mâzisiyle yeniden yüzleşmek zorunda kalır. Dizinin hikâyesi İngiltere, ABD, İran, Lübnan ve Fransa’da geçiyor. İşin bence tuhafı, bu dizi filmin yayıncısı Amerikan Fox televizyonu... Hani şu Avustralyalı Yahudi Medya Patronu Rupert Murdoch'ın televizyon kanalı.

Geleyim ikinci dizi filme... "Le Bureau des Légendes - The Bureau" orijinal isminin Türkçe mânâsı "Efsaneler Bürosu" olan bu yapımın da mevzusu şöyle: Günümüz Suriye’sinde vazifeli bir Fransız istihbarat ajanı ve takma ismi Malotru (Türkçesi hödük) olan Guillaume Debailly, öğretmen maskesi altında Şam'da altı yıl gizli ajan olarak çalıştıktan sonra Paris'e geri çağırılır. Çünkü Cezayir'de kaybolan önemli bir Fransız casusunu bulmak ve onun başına gelenleri öğrenmek zorundadır. Meşhur Fransız aktör Mathieu Kassovitz'in canlandırdığı Malotru, Suriye'den sonra şimdi de Cezayir'e giderken, yanında görevli olan acemi bir kadın ajanı eğitmek durumundadır.

Her iki dizi film de İslam coğrafyasında dönen dolapları konu alıyor ve aslında ne olduğu hakkında bir nebze olsun fikir veriyor. Mesela Max Easton'ın İngiliz istihbarat teşkilatı MI6'dan 10 sene önce ayrılmasının sebebi, 20 Mart 2003 günü Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere önderliğinde oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetlerinin bir askerî harekâtla Irak'ı işgale başlamak için uydurdukları bir bahanenin piyonu olmasındandır. İngiliz bilimadamı Dr. Marcus Reynolds'ı MI6 ajanı Max öldürmüştür ama bu cinayet, sanki Araplar tarafından yapmış gibi gösterilmiştir. Ve devletin resmî yayın organları tarafından kendilerini sunulan herşeyi olduğu gibi kabullenen Batı kamuoyu da Irak'a yapılan saldırıları destekleyerek alkışlamıştır. Vazife icabı işlediği bu cinayetten sonra hissettiği vicdan azabından dolayı İngiliz İstihbaratı’ndan ayrılan Max, 10 yıl sonra metazori olarak göreve çağrılır ancak o bir piyon olarak kullanıldığının farkında değildir.

"Le Bureau" dizisinin ikinci bölümünün 24.00 ile 25.35 dakikaları arasında "cep telefonlarının kullanılmasının meydana getirdiği Telekom bulutunun oluşturduğu desenlerin ne anlama geldiği" yani şehirde o esnada bir suikast mi oldu yoksa, bir hain infaz mı edildi vs gibi sonuçlar çıkarılıyor. Bilmem birazcık olsun birşey anlatabildim mi? Türkiye'de uzun zamandır toplumsal paranoya olarak yaşanan "benim telefonum dinleniyor mu" triplerine girmeye lüzum yok. İstihbarat hususunu fazlasıyla ciddiye alan emperyalist ülkeler, nerelerden ne sonuçlar çıkarıyorlar, anlayın artık.

Mesela her ülkede birçok anket şirketi vardır. Birileri kendilerine ücret verir ve anketçiler de halkla görüşerek, bazı neticeler çıkarırlar. Bazı anket firmaları "bu işi" hakikaten meslek aşkıyla ve para kazanmak için yaparken, bazı anket şirketleri de paravanı oldukları istihbarat teşkilatları için çalışırlar. Çünkü kamuoyunun nabzını tutmak ve halkın ne istediğini anlamak emperyal güçler için mühimdir. Hatırlıyor musunuz, 15 Temmuz 2016 tarihinin öncesi ve sonrası Türkiye’de nasıl anketler yapılmış, halkın nabzı...
Devamı için lütfen tıklayın: https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/devletlerin-derin-tunellerinde_290

*****************************

There are two series of movies I've watched in the internet in recent weeks. First, the UK-made "Deep State", the second in France "Le Bureau" ... In both series of movies in the geography of the game is taken on the subject and what is actually a little idea about what is.

For example, Max Easton left the British intelligence agency MI6 10 years ago because the Multinational Coalition Forces, created under the leadership of the United States and the United Kingdom on March 20, 2003, is a pawn of a pretext to invade Iraq. The British scientist Marcus Reynolds was killed by the MI6 agent, but this murder is as though it were handled by the Arabs. And the Western public also applauded the attacks on Iraq. After 10 years, Max is forced to resign from the British Intelligence Agency for conscientious objection. Max will also be used as a pawn this time.


*

هناك سلسلة من الأفلام التي شاهدتها على الإنترنت في الأسابيع الأخيرة. أولاً ، "Deep State" من صنع المملكة المتحدة ، والثانية في فرنسا "Le Bureau" ... في كل من سلسلة الأفلام في جغرافية اللعبة يتم تناولها حول الموضوع وما هي في الواقع فكرة صغيرة حول ما هو.

على سبيل المثال ، غادر ماكس ايستون وكالة الاستخبارات البريطانية MI6 قبل 10 سنوات لأن قوات التحالف المتعددة الجنسيات ، التي أنشئت تحت قيادة الولايات المتحدة والمملكة المتحدة في 20 مارس 2003 ، هي بيدق ذريعة أنهم اخترعوا لبدء احتلال العراق. العالم البريطاني قُتل ماركوس رينولدز على يد عميل MI6 ، لكن هذا القتل كما لو كان من قبل العرب. كما أشاد الجمهور الغربي بالهجمات على العراق. بعد 10 سنوات ، يضطر ماكس إلى الاستقالة من وكالة الاستخبارات البريطانية بسبب الاستنكاف الضميري. كما سيتم استخدام ماكس باعتباره بيدق هذه المرة.

*

Es gibt zwei Serien von Filmen, die ich in den letzten Wochen im Internet gesehen habe. Zunächst wird die britische gemachten „Deep State“, der zweite ist Frankreich „Le Bureau“ gemacht ... Beiden Sequenzen im Film auch in der islamischen Welt zurückkehr Angelegenheiten Spiele genommen und tatsächlich gibt einige eine Vorstellung davon, was es ist.

Zum Beispiel, weil britische Nachrichtendienste Max Easton der Trennung von MI6 als vor 10 Jahren, weil ein Vorwand, eine militärische Operationen im Irak für die Invasion verpfänden sie März beginnen erdacht am 20. 2003 wurde der Tag unter der Führung der Vereinigten Staaten und Großbritannien multinationalen Koalitionskräfte gebildet. Der britische Wissenschaftler Marcus Reynolds wurde vom MI6-Agenten getötet, aber dieser Mord wird von den Arabern gehandhabt. Und die westliche Öffentlichkeit begrüßte auch die Angriffe auf den Irak. Nach 10 Jahren muss Max wegen Kriegsdienstverweigerung vom britischen Geheimdienst zurücktreten. Max wird diesmal auch als Bauer eingesetzt.

*

J'ai visionné deux séries de films sur Internet ces dernières semaines. Premièrement, le "Deep State" fabriqué au Royaume-Uni, le second en France "Le Bureau" ... Dans les deux séries de films dans la géographie du jeu est prise sur le sujet et ce qui est en réalité une petite idée de ce qui est.

Par exemple, Max Easton a quitté les services de renseignements britanniques MI6 il y a 10 ans, parce que les Forces multinationales de la coalition, créées sous la direction des États-Unis et du Royaume-Uni le 20 mars 2003, sont un gage de prétexte pour envahir l'Irak. Le scientifique britannique Marcus Reynolds a été tué par l'agent du MI6, mais ce meurtre est comme s'il avait été commis par les Arabes. Et le public occidental a également applaudi aux attaques contre l'Irak. Après 10 ans, Max est contraint de démissionner de la British Intelligence Agency pour objection de conscience. Max sera également utilisé comme un pion cette fois.

*

دو سری فیلم هایی که در هفته های اخیر در اینترنت دیده ام. اول، بریتانیا ساخته «دولت عمیق»، دوم این است فرانسه ساخته شده است "لو صدور زیر شلواری" ... هر دو توالی در فیلم نیز گرفته مسائل بازی بازگشت در جهان اسلام و در واقع می دهد برخی از گرفتن ایده از آنچه در آن است.

به عنوان مثال، سازمان اطلاعات بریتانیا در حداکثر ایستون به دلیل جدایی MI6 از 10 سال پیش، دلیل است که بهانه ای به گرو آنها عملیات نظامی در عراق برای حمله به ابداع برای شروع 2003 مارس 20 تحت رهبری ایالات متحده و بریتانیا نیروهای ائتلاف چند ملیتی تشکیل شده است. دانشمند بریتانیایی مارکوس رینولدز توسط مأمور MI6 کشته شد، اما این قتل همانند اعراب انجام شده است. مردم غربی همچنین حملات به عراق را تحسین کردند. پس از 10 سال، حداکثر مجبور به استعفا از اداره اطلاعات انگلیس برای اعتراض وجدان است. حداکثر نیز به عنوان یک پیاده در این زمان مورد استفاده قرار خواهد گرفت.


*

За последние недели в интернете я посмотрел две серии фильмов. Во-первых, британский «Deep State», второй во Франции «Le Bureau» ... В обеих сериях фильмов в географии игры рассказывается о предмете и о том, что на самом деле мало представляет о том, что есть.

Например, Макс Истон покинул британское разведывательное управление MI6 10 лет назад, потому что Многонациональные коалиционные силы, созданные под руководством Соединенных Штатов и Соединенного Королевства 20 марта 2003 года, являются пешкой под предлогом того, что они придумали начать оккупацию Ирака. Британский ученый Маркус Рейнольдс был убит агентом МИ-6, но это убийство, как если бы оно было совершено арабами. И западная публика также приветствовала нападения на Ирак. Через 10 лет Макс вынужден уйти в отставку из британского разведывательного управления по соображениям совести. Макс также будет использоваться в качестве пешки на этот раз.

Pazartesi, Mayıs 27, 2019

Milla'nın Gözyaşları veya Salih'in Öfkesi



 İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Bu fotoğrafta Danimarkalı bir babanın, 17 yaşına gelmiş oğluna esrarlı bir sigara vermesini görüyoruz. Dünyaca meşhur Bron/Broen (Köprü) adlı polisiye dizi filminden aldığım bu fotoğraf karesi, çok şey anlatıyordu. O nedenle boş vermedim, veremedim. Filmlerin, romanların, hikâyelerin kalitesi/güzelliği ayrıntılarda saklıdır. Piyasada birçok film, roman vb sanat eseri vardır fakat bazıları kıymetlidir, çoğunluğu ise “çöp”tür. Çöp diye tarif edebileceğimiz sanat eseri özentisi ürünler, gerçeklikle ve hayatla bağları zayıf olanlardır. Kaliteli eserlerdeki “sırrı” çoğu vakit anlamayız ama ondaki farkı hissederiz. Diğerlerine olan üstünlüğünü hissederiz fakat sorulsa anlatamayız da...

17 yaşına geldiği için oğluna esrarlı bir sarma sigara uzatan baba, suç dünyasına bulaştığı için gün gelip öldürülünce, masum yüzlü bu delikanlı yıllarca düşünür: Babamın intikamını nasıl alacağım, diye… Sonra da suçlu dahi olsa babasının ölümüne sebep olan kişileri bir sıraya koyarak tek tek öldürmeye başlar. Herşey babasının ikram ettiği bir sarma sigarayla başlamıyor elbette… Fakat delikanlıyı suç dünyasının karanlıklarına sürükleyen “babanın” ne kadar hayırsız, işe yaramaz, pis herif olduğu su götürmez bir hakikat olarak vicdanımı sızlattı.



Bu fotoğraf karesini de “Grenseland – Borderliner” (Sınır Bölgesi) isimli Norveç dizisinden aldım. Yine çocuğunu ağlatan bir baba ve 10 yaşlarındaki Milla’nın gözyaşları… Çocuğun ağlamasının nedeni, bir polis olan babasının illegal işlere bulaşmasından dolayı hapse gönderilmesi… Milla, babasına “neden” diye soruyor. Babası “söyleyemem” diyor. Gözyaşlarına boğulan kız ısrar ediyor: “Evet, söyleyebilirsin!” Fakat toplumun güvenliğini ve huzurunu sağlamakla vazifeli bir polis memuru olan baba, kızına hakikati bir türlü söylemeden cezaevinin yolunu tutuyor.

Annesi ölmüş olan iki çocuğuna bakmakta olan baba Lars kaş yaparken göz çıkarıyor, sonra çok pişman oluyor ama iş işten geçtikten sonra…



Bu fotoğraf karesi de “Grenseland – Borderliner” (Sınır Bölgesi) isimli Norveç dizisinden… Resimdeki kadın da dedektif Anniken. İşlenen bir cinayeti çözmek için Oslo’dan İsveç sınırındaki bir kasabaya gönderilmiştir ve dedektif Nikolai ile beraber çalışmaktadır. Maktulün bir cinayete kurban gittiği ilk başta anlaşılmadığı için intihar etti sanılmaktadır. Anniken, fotoğraftaki söylediği cümleyle aslında çok dramatik bir durumu özetlemekte: “Bir babanın (intihar veya kaçıp giderek) hiçbir uyarı vermeden çocuğunu öylece bırakması çok korkunç birşeydir” diyor. O korkunç durumu iyi bilmesinin sebebi de, Anniken çocukken babasının intihar etmiş olması… Öylesine kötü günler yaşıyor, berbat zamanlar geçiriyor ki, intihar ettiği zannedilen maktulün geride kalan erkek çocuğunun içine düştüğü depresyonu anlatmaya gayret ediyor. Fakat tarifi mümkün olmayan bir acı nasıl anlatılabilir ki?



Ve işte bu yazıyı yazmama neden olan kare... Türkiye’de son haftaların en popüler dizi filmlerinden biri olan Çukur’dan aldığım bu resimde de, hınç dolu Salih ile babasının konuşmasına şahit olduk. Yerli dizi film seyretmeyen ben, tesadüfen rastladığım bu karşılıklı diyaloğu dinleyince, yukarıda bahsettiklerime benzer bir trajediye şahit oldum. Anladığım kadarıyla, babanın oğlundan haberi yokmuş, kadın bir çocuğu olduğunu adamdan saklamış. 11-12 yaşlarındayken annesi de ölen Vartolu, zalim dedenin yanında sürünürken, bir gece dede de ahirete intikal ediyor ve Salih için işkence, ıstırap dolu yıllar başlıyor. O kadar kötü ve rezil şeyler yaşıyor ki, nefret ve hınçla dolan delikanlı 17 yaşına ulaştığında bulduğu silahla intikam almaya başlıyor. Sonunda parmaklıkların arkasında karşılaştığı babasına yaşadıklarını uzun uzadıya anlatıyor.

Babanın yaşadığı üzüntü, Vartolu Salih’in başına gelenler filan derken; bir çocuk için babasız büyümek ne kadar acıysa, hayırsız babaya sahip olmanın da rezalet ötesi olduğunu yazmadan edemedim. Kim olursanız olun, eğer...

Devamını okumak isterseniz: https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/millanin-gozyaslari-veya-salihin-ofkesi_277

Yeni İstanbul Havalimanı Çok Çevreciymiş :)



İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Uzun zamandır çevre hassasiyeti konusunda CNNTürk televizyon kanalında program yapan Güven İslamoğlu'nun İstanbul Havalimanı ile alakalı 30 dakikalık videosunu izleyince üzülmemek elde değil. İslamoğlu da formülü bulmuş: Hükümet yardakçısı haberler yap, maaşını ve işini kaybetme.

Bahsettiğim videoya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://www.alemihaber.com/haber/istanbul-havalimani-hakkinda-bilmedikleriniz-yesil-doga-04052019-cumartesi-59075

Güven İslamoğlu'nun senelerdir program yaptığı CNNTürk televizyon kanalı geçtiğimiz aylarda el değiştirerek hükümet yanlısı yayın yapmaya başladıktan sonra çok sayıda medya mensubu işten atılmıştı. Hatta bu televizyonculardan bazıları, taban tabana zıt fikirde oldukları kanallarda bile çalışır hale geldiler. Mesela Ahu Özyurt, Erbakan'ın televizyonu TV5'de çalışıyor. Güler misin, ağlar mısın? Bkz: Video için tıklayınız

Demirören ailesi parayı bastırıp Aydın Doğan medya grubunu satın aldıktan sonra, Ertuğrul Özkök ve yancısı Ahmet Hakan bile hem hükümet borazanlığına başladılar hem de geçmişte yazdıkları ve söylediklerini yalanlarcasına bir tavır içine girdiler. Hal böyleyken, "muhalif çevreci" tarzında programlar hazırlayan ve beğenilerek seyredilen Güven İslamoğlu'nun bahsettiğim videonun (4 Mayıs 2019 Cumartesi tarihli) daha başında şu soruyu sormasını tuhaf karşılamadım: "Seçkin bey, beni buraya çağırdınız da, benden ne istiyorsunuz?" Heykeltıraş Seçkin Pirim ile röportajın 2. dakika 10. saniyesi... Yani "Yeşil Doğa" programının sipariş üstüne hazırlandığı daha ilk dakikalardan hemen kendini belli ediyor: "Benden ne istiyorsunuz?" Yani İslamoğlu "reklamınızı nasıl yapayım?" demek istiyor. Eh, sonuçta işini ve maaşını kaybetmek var ucunda.

Yeni İstanbul Havalimanı yapılırken geriye binlerce ton metal ve atık kalmış. Şimdi bu atıkları güya "ileri dönüşüm" yaparak "sanat eseri" üretiyorlarmış ve havalimanının içinde bir de "sergi" açılacakmış. Kısacası şu: Biz bu havalimanını yaptık ama iyi yaptık. Çevre mevre o kadar mühim değil, hallederiz abi. Sen ve senin gibi destekçilerimizle de kendimizi temize çıkaralım.

Programın 6. dakikası 20. saniyesinde Amerikan aksanıyla genizden gelen bir sesle Türkçe konuşan Ülkü Özeren adlı hanım arz-ı endam ediyor. Vazifesi "Çevre ve Sürdürülebilirlik Direktörü", hım, çok mühim bir iş ki, yöneticilik vasfı da "direktör" yani müdür değil. Müdür Arapça kökenli bir Türkçe kelime ve herkes anlamını bilir ama direktör olunca, ooo, çok önemli bir insan mânâsına geliyor. İşte bu hanım, "sizin gibi kanaat önderlerini de kullanarak topluma mesaj vermeye çalışıyoruz" diyerek, bu havalimanının fikir babası Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'dan inşaat ihalesini alıp, bitiren konsorsiyumun...
Yazının devamı için tıklayınız: https://www.alemihaber.com/onuncusite/haber/yeni-istanbul-havalimani-cok-cevreciymis-59688

Pazar, Mayıs 26, 2019

İnsan, Medenî Cesaret Sahibi Olmalı

İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist)

Refah seviyesi yüksek toplumları diğer halk kitlelerinden ayıran hususiyetler vardır. Bunlardan en başta sayabileceklerimizden ikisi "medenî cesaret ve toplumsal dayanışma"dır. Medenî cesareti olmayan şahıslar, karşılaştıkları sıradışı hadiseler karşısında hakkını aramak ya da problemi çözmek yerine, kabuğuna çekilmeyi ve gözden ırak durmayı tercih ederler. Hâlbuki kendine güveni yüksek olan fertlerden oluşan toplumlarda, kişiler ister devlete isterse de başkalarına karşı olan anlaşmazlık durumlarında haklarını arayıp, mücadele ederler.

"Berlin'de Tek Başına - Alone in Berlin" adlı filmi seyrettiniz mi? 2016 Avrupa yapımı (Almanya, İngiltere, Fransa) bu sinema eserinin karamsar bir atmosfere sahip olması, memleketimizdeki film dağıtım şirketlerinin ilgisini çekmemesi için yeterli sebeptir. Bu yüzden de Emma Thompson, Brendan Gleeson ve Daniel Brühl'ün başrolünde yer aldığı filme ancak internet üzerinden ulaşabilirsiniz. Vincent Perez’in yönetmenliğini yaptığı filmde; genç yaştaki tek çocuklarını askere gönderen ve sonra da İkinci Dünya Savaşı muharebelerinde ölmesi üzerine, en büyük suçlu olarak gördükleri Hitler'e karşı mücadele eden bir anne-babanın hikâyesi anlatılıyor.

Üzüntüden kahrolan ve ne yapacaklarını bilemeyen bu ebeveyn, satın aldıkları kartpostalların arkasına Adolf Hitler'in yaptığı yanlışları ve günahları yazarak, Berlin'deki kalabalık binaların merdivenlerine, insanların yukarı çıkarken görebilecekleri şekilde yerleştiriyorlar. Öylesine bir mücadele ki, Nemrut'un ateşini söndürmek için ağzıyla su taşıyan karıncanın öyküsüne çok benziyor.

Yine medenî cesareti ve mücadele azmi yüksek bir annenin hikâyesi de "Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri - Three Billboards Outside Ebbing, Missouri" filminde anlatılıyor. Yönetmenliğini Martin McDonagh'ın yaptığı 2017 Amerikan yapımı filmin başrollerinde Frances McDormand, Woody Harrelson ve Sam Rockwell kelimenin tam mânâsıyla "döktürüyorlar". 7-8 ay önce kızına tecavüz edilerek öldürülen bir annenin, katilin bulunması için verdiği amansız mücadelenin anlatıldığı film ders niteliğinde... İrlandalı yönetmen, Amerikan toplumunu ciğerine kadar tahlil etmiş ve yaptığı analizin sonuçlarını hem senaryoya hem de filme çok nefis biçimde yansıtmış.

Aşk ve komedi filmlerinden başka birşeyin yapılmadığı ülkemizde, sinemacıların gözüne sokulacak kadar kaliteli bir film nasıl yapılırsa, Martin McDonagh da işte öyle bir film yapmış. Zaten seyirci yorumlarını okuduğumda ne çeşit bir filmle karşılaşacağımı az çok tahmin etmiştim. Yanılmadım da... Öncelikle şunu söylemek isterim: 3 tane reklam tabelasından bir film nasıl yapılır, hikâye ilerledikçe de konunun bütünlüğü bozulmadan ve değişerek başka mecralara nasıl akar, şahit oluyoruz. Öte yandan boş yere konuşmaların olmadığı ve her diyalogun senaryonun akışına nasıl olumlu katkı yaptığını görüp, izleyici olarak merakımız her geçen dakika artıyor. Sonra da filmin başlangıç noktasıyla bittiği yer arasındaki büyük farklılık... Seyirci olarak böylesine farklı bir finalle... Devamı için tıklayın:
https://www.alemihaber.com/yazar/islam-gemici/meden-cesaret-sahibi-olmali_275

***********************

Trois panneaux publicitaires à Ebbing Out, Missouri - Trois panneaux extérieurs à Ebbing, Missouri Eb raconte l’histoire d’une mère qui a beaucoup de courage et de détermination pour se battre. Frances McDormand, avec Woody Harrelson et Sam Rockwell, avec Martin McDonagh dans le film américain 2017. Un film sur une mère violée et sa fille violée il y a plusieurs mois explique le grand combat qu’il a dû subir pour le meurtrier.Le réalisateur irlandais a très bien analysé la société américaine et a très bien reflété les résultats de son analyse, tant pour le scénario que pour le film.

J'avais déjà deviné le type de film que je rencontrerais en lisant les pensées du public sur le film. Je ne me trompe pas ... Tout d'abord, je voudrais dire: comment faire un film à partir de 3 panneaux publicitaires, au fur et à mesure que l'histoire avance, l'intégrité du sujet est modifiée et comment d'autres histoires sont ajoutées au film, un très bon exemple. D'autre part, lorsque nous constatons qu'il n'y a pas de discours vide et que chaque dialogue apporte une contribution positive au déroulement du scénario, notre intérêt en tant que spectateur augmente chaque minute. Ensuite, la grande différence entre où le film se termine avec le point de départ ...

*

ثلاثة لوحات إعلانية في Ebbing Out ، ميسوري - تحكي ثلاثة لوحات إعلانية خارج Ebbing ، Missouri Eb قصة الأم التي تتمتع بمستوى عالٍ من الشجاعة المدنية والتصميم على القتال. فرانسيس ماكدورمان ، بطولة وودي هارلسون وسام روكويل ، بطولة مارتن ماكدونا في الفيلم الأمريكي 2017. فيلم عن أم تعرضت للاغتصاب وابنتها تعرضت للاغتصاب قبل عدة أشهر وشرح الصراع الكبير الذي واجهته على القاتل.

لقد خمنت بالفعل نوع الفيلم الذي سأواجهه عندما قرأت أفكار الجمهور حول الفيلم. أنا لست مخطئًا ... أولاً وقبل كل شيء ، أود أن أقول: كيفية عمل فيلم من 3 علامات إعلانية ، مع تقدم القصة ، يتم تغيير سلامة الموضوع وكيف تتم إضافة قصص أخرى إلى الفيلم ، مثال جيد جدًا. من ناحية أخرى ، عندما نرى أنه لا يوجد خطاب فارغ وأن كل حوار يقدم مساهمة إيجابية في تدفق السيناريو ، فإن اهتمامنا كمشاهد يزداد كل دقيقة. ثم الفرق الكبير بين أين ينتهي الفيلم بنقطة البداية ...

*

Drei Werbetafeln bei Ebbing Out, Missouri - Drei Werbetafeln bei Ebbing, Missouri Eb, erzählt die Geschichte einer Mutter, die ein hohes Maß an Zivilcourage und Entschlossenheit im Kampf hat. Frances McDormand mit Woody Harrelson und Sam Rockwell mit Martin McDonagh im amerikanischen Film 2017. Eine Mutter, die das Mädchen ein paar Monate vergewaltigt vor, nachdem er, der Mörder des Films wurde getötet größeren Kampf zu bestehen, ein Tutorial ... Irish Direktor, die amerikanische Gesellschaft ist sehr gut Assay Fleisch und sowohl auf die Ergebnisse seiner Analyse und Szenario Film sehr schöne Art und Weise reflektiert.

Ich hatte bereits erraten, auf welche Art von Film ich stoßen würde, wenn ich die Gedanken des Publikums über den Film las. ... Zunächst einmal mag ich sagen, dass ich in Fehlern: 3 Einheiten, wie ein Film von Werbeschildern gemacht wird, schreitet die Geschichte zu verderben und wie die Integrität des Gegenstandes anderer Geschichten Wechsel zu dem Film hinzugefügt werden, ein sehr gutes Beispiel. Wenn wir jedoch feststellen, dass es keine leere Sprache gibt und jeder Dialog einen positiven Beitrag zum Ablauf des Szenarios leistet, steigt unser Interesse als Zuschauer mit jeder Minute. Dann der große Unterschied, wo der Film mit dem Ausgangspunkt endet ...

*

Три рекламных щита в Эббинге, Миссури - Три рекламных щита вне Эббинга, Миссури Эб рассказывает историю матери, обладающей высоким гражданским мужеством и решимостью сражаться. Фрэнсис МакДорманд в главной роли Вуди Харрельсон и Сэм Роквелл в главной роли Мартин МакДонах в американском фильме 2017 года. Фильм о матери, которая была изнасилована, а ее дочь изнасилована несколько месяцев назад и рассказала о той большой борьбе, которую она имела за убийцу. Ирландский режиссер очень хорошо проанализировал американское общество и очень хорошо отразил результаты своего анализа как в сценарии, так и в фильме.

Я уже догадывался, с каким фильмом я столкнусь, когда буду читать мысли зрителей о фильме. Я не ошибаюсь ... Прежде всего, я хотел бы сказать: как сделать фильм из 3 рекламных знаков, по мере развития сюжета, меняется целостность сюжета и как другие истории добавляются в фильм, очень хороший пример. С другой стороны, когда мы видим, что нет пустой речи, и каждый диалог вносит положительный вклад в ход сценария, наш интерес как зрителя возрастает с каждой минутой. Тогда большая разница между тем, где фильм заканчивается отправной точкой ...

*

Three Billboards at Ebbing Out, tells the story of a mother who has a high level of civil courage and determination to fight. Frances McDormand, starring Woody Harrelson and Sam Rockwell, starring Martin McDonagh in the 2017 American film. A film about a mother who had been raped and her daughter raped several months ago and explained the great struggle it had for the murderer. The Irish director analyzed the American society very well and reflected the results of his analysis very well to both the script and the film.

I had already guessed what kind of film I would encounter when I read the audience's thoughts about the film. I'm not mistaken ... First of all, I would like to say: how to make a movie from 3 advertising signs, as the story progresses, the integrity of the subject is changed and how other stories are added to the film, a very good example. On the other hand, when we see that there is no empty speech and every dialogue makes a positive contribution to the flow of the scenario, our interest as a viewer is increasing every passing minute. Then the big difference between where the film ends with the starting point ...

Cumartesi, Mayıs 25, 2019

Para Karşılığı Katliam Yapılır




İslam Gemici - Serbest Gazeteci (Freelance Journalist) 

Acımasızlık ve canilikte sınır tanımayan kiralık askerlerden oluşan özel ordular, emperyal hedefleri olan devletlerin yeni silahlı kuvvetlerini meydana getiriyor. Mazisi tarihin derinliklerine kadar giden paralı askerler, hiç bir bağı olmadığı savaşlara katılıp, sırf maddiyat için insafsızca insan öldürüyorlar. Yeni dünyanın yeni savaşları artık böyle yapılıyor.

Özel askerî şirketler, global piyasada oluşan özel bir iş türünü yerine getiriyorlar. Bunlar, kâr amaçlı kuruluşlar ve savaşla ilgili konularda profesyonel hizmet sunuyorlar. Lojistik destek, taktik saldırı operasyonları, stratejik planlama, gizli istihbarat edinme ve analiz etme, operasyonel destek, çatışma bölgelerinde savaşma ve savunma, askeri eğitim ve askeri teknik yardım gibi askerî becerilerin tedarik edilmesi yerine getirdikleri “hizmetler”... Dünyada 90 civarında özel askerî şirket bulunuyor ve bunlar 110 ülkede faaliyet gösteriyorlar. Bu şirketlerin içinde yer aldığı yıllık 100 milyar dolarlık bir endüstriden sözkonusu. Özel askerî şirketlerin kurulduğu ülkeler genellikle ABD, İngiltere ve Güney Afrika iken, çalıştıkları yerlerin başında ise Afrika, Güney Amerika ve Asya geliyor. (Yeni Savaşların Gizli Yüzü - Özel Askerî Şirketler - Dr. Filiz Çulha Zabcı, AÜSBF)

Emperyalist emellerini yerine getirmek için hiç bir sınır, kural ve kanun tanımayan devletler ve şirketler "ele geçirmek" ve "sömürmek" için "demokrasiyi yaygınlaştırmak" yalanının altında "insanî müdahale" maskesiyle kendi ordularını kullanmanın tehlikeli ve çok masraflı olduğunun farkına vardıklarından beri, daha az riskli ve az masraflı "özel askerî orduları" kullanıyorlar.

Katliam İçin Kurulan Özel Ordular

Bu özel orduların en meşhuru, yakın zamana kadar "Blackwater" olarak bilinen sonra ise "Academi" ismini alan Amerikan malı "katiller sürüsü". Kendi internet sitesinde verilen bilgiye göre; Irak'taki savaş sırasında, Amerikan güvenlik görevlilerini ve askerî teçhizatları korumak, Irak ordusunu ve polis güçlerini eğitmek ve silahlı kuvvetlere destek sağlamak için kullanılan özel güvenlik şirketlerinden biriydi. Blackwater'ın Irak’taki ilk işi, 2003 yılının yaz mevsiminde ABD’nin Irak'ı işgalden sorumlu adamı Paul Bremer'in emniyetini sağlamak için 21 milyon dolarlık bir sözleşme imzalamak oldu. 2004'te Irak, Afganistan, Bosna ve İsrail'deki sözde koruyucu hizmetler için yapılan üç sözleşme ise şirkete 488 milyon dolar getirdi. Bkz: www.academi.com

Şirketin reklamını yapmak için iki ünlü aksiyon oyuncusunun başrollerinde olduğu "Blackwater" adlı film bile yaptırıldı.

Zaten sonrasında dünyanın en meşhur özel katiller ordusu olan Blackwater'ın ortağı Birleşik Arap Emirlikleri'nin prensi Muhammed bin Zayed. Bu Arap prensin ayak işlerini yapanlardan biri de Filistin asıllı Muhammed Dahlan. Dahlan'ın da Blackwater benzeri katillerden müteşekkil bir sürüsü var. Nitekim geçen sene İstanbul'da işlenen Cemal Kaşıkçı cinayetinin bağlantıları da M. Dahlan'ın içinde olduğu ilişkiler ağını ihtiva ediyor. Irak'da bunca senedir işkence, katliam ve suikast gibi pek çok rezaletin içinde bulunan Blackwater ile...
Devamı için: https://www.alemihaber.com/onuncusite/haber/para-karsiligi-katliam-yapilir-58445

*****************

Private military companies are carrying out a special type of business in the global market. They offer professional services for profit-making organizations and war-related issues. Logistic support, tactical assault operations, strategic planning, acquisition and analysis of confidential intelligence, operational support, combat in conflict zones and the provision of military skills such as defense, military training and military technical assistance operasyon services operasyon operasyon around 90 special soldiers in the world they are in the company and they operate in 110 countries. These companies are involved in an annual $ 100 billion industry. The countries where private military companies are established are usually USA, UK and South Africa, while Africa, South America and Asia are among the countries where they work.

Since they have realized that it is dangerous and very costly to use their own armies under the "humanitarian intervention yaygın mask under yaygın spreading democracy î to d seize mask and mask exploit î the Emp exploitation" and mask exploitation ına of less than a border, rule and lawless states to carry out their imperialist ambitions. they use "special military armies" that are risky and costly.

*

Las compañías militares privadas están llevando a cabo un tipo especial de negocio en el mercado global. Ofrecen servicios profesionales para organizaciones con fines de lucro y asuntos relacionados con la guerra. Apoyo logístico, operaciones de asalto táctico, planificación estratégica, adquisición y análisis de inteligencia confidencial, apoyo operacional, combate en zonas de conflicto y la provisión de habilidades militares tales como defensa, entrenamiento militar y asistencia técnica militar. Servicios de operaciones Operaciones de operaciones alrededor de 90 soldados especiales en el mundo están en la empresa y operan en 110 países. Estas empresas están involucradas en una industria anual de $ 100 mil millones. Los países donde se establecen compañías militares privadas son usualmente Estados Unidos, Reino Unido y Sudáfrica, mientras que África, Sudamérica y Asia se encuentran entre los países donde trabajan.

Ya que se han dado cuenta de que es peligroso y muy costoso usar sus propios ejércitos bajo la "máscara de yaygín de intervención humanitaria bajo yaygín que propaga la democracia" para aprovechar la explotación de la máscara y la "explotación del Emp" y la explotación de la máscara de menos de una frontera, gobierno y estados sin ley para cumplir sus ambiciones imperialistas. utilizan "ejércitos militares especiales" que son arriesgados y costosos.

*

Частные военные компании осуществляют особый вид бизнеса на мировом рынке. Они предлагают профессиональные услуги для коммерческих организаций и связанных с войной вопросов. Материально-техническое обеспечение, тактические штурмовые операции, стратегическое планирование, получение и анализ конфиденциальной разведки, оперативная поддержка, боевые действия в зонах конфликта и предоставление военных навыков, таких как оборона, военная подготовка и военно-техническая помощь, оперная служба, операционная служба, около 90 специальных солдат в мире они находятся в компании и работают в 110 странах. Эти компании участвуют в индустрии стоимостью 100 миллиардов долларов в год. Страны, где создаются частные военные компании, - это, как правило, США, Великобритания и Южная Африка, в то время как Африка, Южная Америка и Азия входят в число стран, где они работают.

Поскольку они поняли, что опасно и очень дорого использовать свои собственные армии под «маской гуманитарного вмешательства под маской распространения демократии», чтобы захватить маску и использовать маску «эксплуатацию Эмпайра» и маскировать эксплуатацию менее чем за границу, правление и беззаконные государства для осуществления своих империалистических амбиций. они используют «специальные военные армии», которые являются рискованными и дорогостоящими.

*

الشركات العسكرية الخاصة تقوم بتنفيذ نوع خاص من الأعمال في السوق العالمية. أنها توفر خدمات مهنية لمنظمات الربح والأمور المتعلقة بالحرب. اللوجستيات ، والاعتداءات التكتيكية ، والتخطيط الاستراتيجي ، واقتناء وتحليل الاستخبارات السرية ، والدعم التشغيلي ، والقتال في مناطق الصراع ، وتوفير المهارات العسكرية مثل الدفاع والتدريب العسكري والخدمات التقنية المساعدة العسكرية  هناك حوالي 90 شركة عسكرية خاصة في العالم وهم يعملون في 110 دول. هذه الشركات لديها صناعة 100 مليار دولار سنويا. البلدان التي يتم فيها تأسيس شركات عسكرية خاصة هي عادة الولايات المتحدة الأمريكية والمملكة المتحدة وجنوب إفريقيا ، بينما تعد إفريقيا وأمريكا الجنوبية وآسيا من بين البلدان التي تعمل فيها.

نظرًا لأنهم أدركوا أنه من الخطر والمكلف للغاية استخدام جيوشهم الخاصة في إطار التدخل الإنساني için الذي أقنعه في ظل نشر الديمقراطية i أو استغلالها و "استغلال أولدوغون استغلال و" الاستغلال بأقل من أي حد ، والدول التي ينعدم فيها القانون لتنفيذ طموحاتها الاستغلالية. يستخدمون "جيوش عسكرية خاصة" محفوفة بالمخاطر ومكلفة.

*

Les entreprises militaires privées exercent une activité particulière sur le marché mondial. Ils offrent des services professionnels pour les organisations à but lucratif et les problèmes liés à la guerre. Soutien logistique, opérations d'assaut tactiques, planification stratégique, acquisition et analyse de renseignements confidentiels, soutien opérationnel, combats en zones de conflit et fourniture de compétences militaires telles que défense, entraînement militaire et assistance technique militaire. Operasyon services operasyon operasyon environ 90 soldats spéciaux dans le monde ils sont dans l'entreprise et ils opèrent dans 110 pays. Ces entreprises sont impliquées dans une industrie annuelle de 100 milliards de dollars. Les pays où des sociétés militaires privées sont établies sont généralement les États-Unis, le Royaume-Uni et l'Afrique du Sud, tandis que l'Afrique, l'Amérique du Sud et l'Asie font partie des pays où elles travaillent.

Depuis qu’ils ont compris qu’il était dangereux et très coûteux d’utiliser leurs propres armées sous le masque "une intervention humanitaire répandant la démocratie" afin de saisir le masque et le masque pour exploiter l’exploitation de l’empire "ainsi que celui de moins d´une frontière, d´une autorité et d´un Etat sans loi pour réaliser leurs ambitions impérialistes. ils utilisent des "armées militaires spéciales" qui sont risquées et coûteuses.

*

Private Militärunternehmen betreiben auf dem Weltmarkt eine besondere Art von Geschäft. Sie bieten professionelle Dienstleistungen für gewinnorientierte Organisationen und kriegsrelevante Themen an. Logistische Unterstützung, taktische Offensive, strategische Planung, Geheimdienst Erfassung und Analyse, operative Unterstützung, die Kampfzonen des Krieges und die Verteidigung, erfüllen sie die Beschaffung militärischer Fähigkeiten wie militärische Ausbildung und militärische technische Hilfe „Dienstleistungen“ ... über 90 privates Militär in der Welt Sie sind im Unternehmen und in 110 Ländern tätig. Diese Unternehmen sind an einer jährlichen Industrie von 100 Milliarden US-Dollar beteiligt. Private Militärfirmen oft Länder, in denen die Gründung der USA, während das Vereinigte Königreich und Südafrika zu Beginn der Orte, die sie in Afrika gearbeitet, Südamerika und Asien kommen.

keine Begrenzung seiner imperialistischen Ambitionen, Regeln zu erfüllen und Gesetze nicht erkennen den Staat und Unternehmen zu „ergreifen“ und „Ausbeutung“ für unter der Lüge der „humanitären Intervention“ zu verwenden, Masken mit ihren Armeen und gefährlich, da sie diese sehr kostspielig erkennen müssen „Demokratie verbreiten“, weniger Sie setzen "spezielle Militärarmeen" ein, die riskant und kostspielig sind.

Steven Spielberg Sineması

Yeni bir belgesel film seyretmeye başladım: 2018 yılı yapımı, James Cameron's Story of Science Fiction (James Cameron'dan Bilim K...