Cuma, Kasım 18, 2005

EDEBİYATI TEKELİNDE TUTANLAR

(bu yazı 1967 yılında Güney Sanat Dergisi'nde yayımlanmış. yazıyı kaleme alan fevzi yetiker, acaba bugünleri düşünerek mi bu yazıyı yazdı? okuyunca, aradan sanki 38 yıl hiç geçmemiş gibi hissedeceksiniz.)


Fevzi Yetiker

Toplumsal yaşantımızın hemen bütün katları, konuları ne olursa olsun, kendi özellikleri kıvamında bir dokunulmazlık sınırına girmeyi başarmıştır. Bunu, siyasal toplulukların kutsal bileşiminden tutunuz, yediğimiz ekmeğin üretim koşullarını hazırlayan kişilerine, sınav veren öğrencinin çevresindeki geçerli ortama dek örneklemek kolay. Bir iş mi tutacaksınız, radyoevinde bir konser mi dinleyeceksiniz, ya da bir tiyatro topluluğunda oynamak mı geçiyor içinizden? Ne yaparsanız yapınız, önce suyun başını tutanlara şapkanızı çıkarıp, biraz ilgi, biraz sevimli görüş isteyeceksiniz. Belki de günlerce o erdemli bildiğiniz kişinin sadık uyduluğunu yapmaya kalkışacaksınız.
Okumaktasınızdır, hergün gazete köşelerinde, dergi yapraklarında sinema eleştirmenleri ünlemekten kalemlerini kırmışlar, sinema borsasını, sanatını tekelinde tutan işletmeci - yönetici kadrosuna yazmadık yergi koymamışlardır. Seyretme kaderimizin yerli malı görüntüsünü hizaya getiren bu adamların düzenlerine yenilik getirecek, devrimci olacak, kafa tutacak kişinin vay haline...
Siyasal yaşantımızdaki tek düzeliğin, hatta gerilemenin nedeni de yine yönetim çıkarcılığının tek elde avuca alınması değil midir? Meclis adayları kulağımızdan tutarak, sandık başında zorla oy kullandırtmıyor mu?
Herkes gücünün yettiği yettiğine. Konusuna göre aslan kesilen, hemen buyurgan bir er kişi oluveriyor. Önce ben diye başlıyor, söze, sonradan yine ben varım, kurallarım var diye devam ediyor. Kendisinden yüce, soylu bir ozan, bir öykü yazarı, bir deneme ustasını anaların kolayca doğuramayacağını saptamaya çalışıyor. Hep kendisini salık veriyor.
Bir edebiyatımız var mıdır, yok mudur, onun tartışmasını yapmıyoruz. Vardır elbet, yok demek için ya insafsız, ya da deli olmak gerek. Ama bunun yanında kendi dünyalarını, çabalarını öneren, başka değerler bulunmadığını savlayan bir edebiyatçı kuşağımız da var.
Türk edebiyatındaki tekelci tutum, kuşkusuz yararlı olmaktan uzaktır. Anadolu çocuğunun gelişme ortamını baltalamak, etkisiz kılmak için -gülmeyin- çoğu bu işle ilgili yargıçlar tutarlar aralarından. Çetin sınavlara hazırlanan bu çocuğun kolu kanadı budanır, üstelik yazdıklarına da umursamaz olurlar. Saygı değer düzenleri aşamasını bitirmiştir... Daha yeni, daha devrimci bir düzenin onlara ortak çıkması için, önce şapkayı açmalı, biraz gülmeli, okşamasını bellemelidir. Yoksa öfkelenirler, kızarlar. Ne yaparlar? En azından Sartre'dan, Kafka'dan, Camus'den aktardıkları düzmece cümlelerle, bilgiççe seni yıkmaya, vurmaya savaşırlar. Erdemin, bilginin, sanatın yolu bizim tekelci edebiyatçının yoludur.
Edebiyatımızın yeni değerleri yadsıdığı yolunda öne sürdüğümüz görüşler, bugün sanırız birçok okurlar ve sanatçı kişilerce de pay edilmektedir. Meyhane söyleşileri sürgit salon edebiyatına, daha soylu geçinen kurumlu toplumlara dönüşmüş, edilen konular, davranışlar daha bir batılı özentinin yoğun havasını benimsemiştir. Sanatın yazı alanında modasını yarattığını sananlar, bu moda geçerli bir ortam yakalamış olsa da, bir süre sonra ona kınayarak bakarlar.
Dikkat buyurunuz, dergi yapraklarında boy gösteren sanat adamlarımızın adları yıllar geçse de, hep yerli yerindedir. Bunlar arasında zamanla yorulan, yiten, bu tekelcilikten bunalanlar olmuyor değil. Bu haksız koşu bir bölüğünü kervanın dışına itiveriyor bir yerde. Ne oluyor sonra? Şapkanızı yürekle başınızdan çıkarıp -cebinizden çıkaracak değilsiniz ya- siz boşalan iskemleye aday olmayı içinizden geçirdiğinizi belirtiyorsunuz. Ve böylece evrende var olan üreme yasasına bütün gücünüzle saygınızı söylüyorsunuz. Ve bu iş böylece sürüp gidiyor. Şapkanızı çıkarmayı, boyun kırmayı bir ar-namus sorunu yaparsanız, yaşamanız boyunca sabırlı, katkısız bir sanatsever kalıyorsunuz. Yazmıyor, ama onların yazdıklarını da okumaktan geri durmuyorsunuz. Yeri geldiğinde savunuyorsunuz da kendi sessizliğinizin nedenlerini araştırmaksızın. Siz yine belki Anadolu kokacaksınız, değer yargılarınız, yaratıcılığınız yine işlenmemiş katı bir özlem gibi duracaktır. Ama kişiliğinizle, gururunuz aynı çizgide kalacak, değişmeyecektir. Açıkçası satmayacaksınız kendinizi.
Bu sözlerimize bazılarınız karşı çıkıp:
- Haksızlık ediyorsun, yeryüzünde değerli olan, güzel olan herşey bizlerin kabulüdür, diyeceksiniz.
Öyle değil baylar, bu görüşe saygılı olmayan, bilerek üstüne üstüne giden nice sanatçımız öfkeli kaplanlar gibi dolaşmakta, ısıracak adam aramaktadır.
Kimbilir, belki de biz düş görmeye başladık.

Perşembe, Kasım 03, 2005

güzel türkçemiz...
geçenlerde discovery kanalını seyrederken, kaybolmakta olan ırklar ve topluluklar üzerine yapılmış olan dolgu programlara rast geldim.
afrika'daki büyük sahra'da kalan bir kavmin son 5 üyesine mi, yoksa himalaya dağlarının zirvesine yakın bölgelerde yaşayan bir topluluğa mı ah edeyim, diye düşünürken, litvanya veya estonya'da yaşadıklarını tam olarak hatırlayamadığım karay türkleri'nden bir genç kızın sözlerine şahit oldum. kız konuşurken arada bir günümüz türkçesinden kelimeler kulağıma çalındı. nasıl üzüldüğümü anlatamam. hemen google'dan arama yaparak, karay türkleri ile ilgili bilgilere ulaşıp okudum. zavallı soydaşlarımızın tarih içerisinde yaşadıklarını öğrenince, üzüntüm daha da arttı. bir zamanların en büyük imparatorluklarından biri olan hazar devleti'nin son kalıntıları diyebileceğimiz karay türkleri, bugün için "kaybolmakta olan topluluklar" statüsünde...
bunları düşünürken, türkçü yazarlardan nihal atsız'ın "milleti millet yapan özelliklerden birinin dil değil de, kan olduğu" meâlindeki cümlesini hatırladım. halbuki büyük sahra'da yaşayan kız ise "ırkımızın devamını sağlayan dilimizi konuşan yeryüzünde son 5 kişi kaldı" diyordu. demek ki neymiş, milleti tarihin derinliklerinden geleceğe taşıyan en önemli unsur lisanmış.
işte tam bu sıralarda prof. dr. mehmet kerem doksat'ın turk.internet.com sitesindeki güzel yazısına denk geldim. http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=13626
"ithâl kelimeler ve kavramlar" başlıklı yazıda dilden yola çıkan yazar, fikir akımları, kelimelerle kavramların nasıl karıştırıldığını, yabancı kelimelerin türkçemize nasıl kazandırılabileceğini, siyasi grupların kimler olduğunu, gerçek ile hakikatin farkını o kadar güzel anlatmıştı ki, sizlerle paylaşmadan edemedim.

prof. dr. kerem doksat, düşüncelerime tercüman olarak "dille ilgilenenleri" 3 gruba ayırmış:
1. hepsini aynen ve orijinalleriyle yazarak, kullanmaktan yana olanlar: bunlar "top outa çıkmasına rağmen, hakem goal kararı verdi ama stadiumdaki anarchy ve tension bir anda arttı" gibi cümleler kurarlar. Ama artık bu kümede olanların pek taraftarı kalmamış durumda...
2. kelimeleri türkçe'de okunduğu şekliyle kullanmaktan yana olanlar: bunlar ise "top auta çıkmasına rağmen, hakem gol kararı verdi ama stadyumdaki anarşi ve tansiyon bir anda arttı" diyenlerdir. bu yaklaşımın epeyce taraftarı var.
3. hepsine illâ ki türkçe karşılık bulup, yoksa da uydurup kullanmak isteyenler: bunlar da "top dışarı çıkmasına karşın, yargıman kalegirdi kararı verdi ama topluseyirlikteki karmaşa ve gerilim bir anda arttı" gibilerinden birşeyler söylerler. son zamanlarda bu tavır pek moda; "yorumsamacı ve özdekçi düşün adamlarının yaşamsal ergileri erkin ekinselliği vasamamasına öykünmemek olmalıdır" gibi lâflardan müteşekkil "tümceleri" de yazanın anca kendisi anlar tabii ki!
fakirin (yani prof. dr. m. kerem doksat) bu konudaki görüşü mutedil. (ben de aynısını düşünüyorum.) ithâl kavram (concept) veya mefhumlara (notions) tekabül eden ve (menşei ne olursa olsun) bizim malımız olmuş kelimeler varsa, onları kullanalım: "sermaye" varken "kapital" denmese de olur, diyeni de kınamamak gerekir; ammaaa... "kapitalizm" bizim kavramımız da değil, fikrimiz de, tıpkı "sosyalizm" gibi. işte bu gibi kelimeleri türkçe okunuşlarıyla aynen kullanmaktan yanayım. çünkü herkes kendi kafasına göre "tilcik" uydurup yazınca, böyle kitapları okumak ve anlamak imkânsızlaşıyor. (hatta bu gibi metinleri anlayabilmek için bir de "uydurukça sözlüğü" edinmek gerekiyor.) bu itidalli tavrı tercih ettiğimi belirttikten sonra, bununla paralel bir yarı muhayyel sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum.

evet, prof. dr. doksat'ın yazısı bu şekilde başlayıp, çok güzel bir örnekle ve konudan konuya geçişlerle devam ediyor. yukarıda linkini verdiğim yazıyı oradan okuyabilirsiniz. (aslında kopyalayıp buraya almak isterdim ama :-) maalesef turk.internet.com sitesinin sayfalarında 'kopyala, yapıştır' komutları bir türlü çalışmıyor.)

türkçemizi bilerek ve bilmeyerek katledenleri görünce çıldırmamak elde değil. geçtiğimiz hafta içerisinde türk futbol federasyonu'nun merkez hakem komitesi başkanı ufuk özerten adlı şahıs, eski hakemlerden ahmet çakar'ı eleştirirken bir cümle içerisinde "mefta" diye bir sözcük kullandı. Allah aşkına, mefta diye bir kelime duyanınız var mı? ne türkçe'de, ne arapça'da ve ne de farsça'da böyle bir kelime var mı? adam, yüzlerce yıllık "mevta" kelimesini "mefta" diye telaffuz etti ve daha da vahimi yazılı basının değerli (!) muhabirleri de bu yanlışı aynen koruyarak (zaten doğruları korumayız ama yanlışa da sonuna kadar sahip çıkarız. ne hikmetse?) gazete sayfalarında kullandılar.

lûtfen dilimize sahip çıkalım, yanlış kullananları uyaralım, yeri gelirse kavga bile edelim. çünkü sen, ben, o lisanımıza sahip çıkmazsa, gün gelir hititçe, sümerce, soğdca gibi tarihin karanlıklarında kaybolup gider.

Salı, Kasım 01, 2005

YAŞAMAK ZOR

evden internete daha fazla girebileyim diye adsl'yi birkaç ay önce bağlattırdım. şimdi pişmanım.
bütün dünyada ucuz olan birşey bu memlekette de pahalı olmasın yahu! ne bu rezillik?
dünyanın en pahalı benzini, dünyanın en pahalı arabası, dünyanın en yüksek vergisi, dünyanın en pahalı cep telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ev telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ve kalitesiz beyaz eşyaları...
sayın sayabildiğiniz kadar.
bütün bunların yanında da DÜNYANIN EN DÜŞÜK MAAŞIYLA ÇALIŞAN İNSANLARIYIZ! (ismail sefa yine itiraz etti: neymiş efendim, biz çinlilerden, hintlilerden, afrikalılardan ve güney amerikalılardan daha yüksek ücret alıyormuşuz! eskimoları saymağı unuttun be abi!)